Geçtiğimiz günlerde Ankara’da gerçekleşen NATO zirvesi, görünüşte protokol detaylarına sıkışmış gibi dursa da, devlet ideolojisi ve diplomatik güç dengeleri adına dikkat çekici bir tablo ortaya koydu.
ABD Başkanı Trump ve onun öncülüğünde zirveye katılan diğer otuz iki liderin Anıtkabir ziyaretini gerçekleştirmemesi, diplomatik bir ilk olmanın ötesinde derin anlamlar taşıyor.
Resmî açıklamalar bu durumu güvenlik gerekçeleriyle izah etse de, bu tablo aslında Kemalist devlet ideolojisinin dış dünyaya yönelttiği beklentilerin sınırlarını net bir şekilde çizmiş oldu. Türkiye’nin çevresindeki bölge ve İslâm ülkelerinin liderleri için bu tür protokoller çoğu zaman tartışmasız bir diplomatik kural olarak işler; en ufak bir esneklik saygısızlık olarak algılanır, âdeta bir diplomatik krize dönüştürülür. Ancak aynı kural, küresel hegemonyayı elinde bulunduran ABD gibi bir güce yöneltildiğinde birden esneyebiliyor, ne bir açıklama talep ediliyor, ne de mesele fazla gündem meşgul ediyor. Bu durum, söz konusu ritüellerin evrensel bir değerden ziyade, güç dengelerinin elverdiği ölçüde işleyen hiyerarşik pratikler olduğunu gösteriyor; diplomatik kurallar da, tıpkı diğer birçok şey gibi, gücün asimetrik yapısına göre şekil alıyor.
Ayrıca mevcut iktidarın söylemlerinde sıkça yer bulan Osmanlı vurgusu da bu güç denkleminde sınanmaktadır. Osmanlı’yı anmak, o medeniyetin temelini oluşturan -güçlüye ve zayıfa eşit hukuku uygulayan- adalet anlayışını hayata geçirmekle mümkündür. Ne var ki bu vurgu, kendi seçmen tabanına hitap eden, siyasî meşruiyet devşirmeye yönelik bir söylemden öteye geçememiş görünüyor; zayıf aktörlere karşı katı, güçlü müttefiklere karşı esnek kalan bir dış politika tutumu, Osmanlı’nın iddia edilen adalet mirasıyla değil, uygulanan siyasetin sınırlarıyla açıklanabilir. Söylem ile fiil arasındaki bu mesafe, Osmanlı’ya yapılan atfın samimî bir miras sahiplenmesinden çok, siyasî retoriğin bir parçası olduğunu düşündürüyor.
Meselenin bir diğer boyutu ise saygının diplomatik bir mecburiyete dönüştürülmesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’ten bu yana sözde benimsediği modern batılı devlet anlayışı ile, bu tür ritüellerin karşı tarafa dayatılması arasında yapısal bir tezat bulunmaktadır. Söylem düzeyinde modern ve demokratik Batılı toplumlar örnek alınırken, uygulamada kişilerin öne çıkarılması ve saygının bu kişiler üzerinden zorlanması, modern Batılı devletlerden ziyade, kurucu şahsiyet kültünün devlet ritüellerine dönüştüğü Kuzey Kore, Vietnam ve geçmişin Doğu Bloku ülkeleri gibi örnekleri andırmaktadır. O ülkelerde de saygı, gönülden gelen bir kabulden çok, resmî ideolojinin sürekliliğini güvenceye alan zorunlu bir ritüel hâline getirilmiştir; şahıs endeksli bir sistem, saygıyı ancak zorla üretebilir, kendiliğinden doğan bir bağlılıkla değil. Söz ile uygulama birbirinden bu kadar uzaklaştığında hem inandırıcılık hem de saygınlığın sınırları da kendiliğinden çizilmiş oluyor.
Sonuç olarak, Türkiye’nin uyguladığı politikaları şahıs odaklı güç arayışlarından ve ideolojik beklentilerden arındırması gerekiyor. Türkiye bugün tarihî bir yol ayrımında duruyor: Yüzyılı aşkın süredir alışılagelmiş kişi odaklı bir yönetim anlayışıyla mı yola devam edecek, yoksa sözde benimsediğini iddia ettiği, ama fiiliyatta bir türlü tam olarak hayata geçiremediği Batılı, demokratik ve evrensel hukuk sistemine gerçek anlamda mı çevirecek?