Bir önceki yazıda, bugünün fon vurgunlarını kırk yıllık bir sürekliliğin son halkası olarak okumak gerektiğini söylemiştik.
Bu sürekliliğin miladı, 24 Ocak 1980 Kararları ve bu kararların kansız, itirazsız hayata geçirilmesi için sahnelenen 12 Eylül askerî darbesidir. Dönemin ekonomi programının mimarı Turgut Özal’ın darbe yönetiminde Başbakan Yardımcısı olarak görevine devam etmesi, ekonomik dönüşüm ile askerî vesayet arasındaki bağın en açık göstergesidir. Özal, 1982’deki banker krizinin ardından istifa edene kadar ekonominin fiili yöneticisi olarak kaldı.
12 Eylül rejimi sağ-sol ayırmadan bütün siyasi hareketleri ezdi: Sendikalar dağıtıldı, Demirel ve Ecevit Hamzaköy’e gönderilip siyaset yasağıyla susturuldu, Erbakan ve Türkeş yargılandı, idam sehpasına sağcı-solcu gençler çıkarıldı. Rejim, kamuoyunu siyasetten soğutmak için Türk-İslam sentezini devletin resmî ideolojik sosu haline getirdi. Ülkücülerin “Biz içerideyiz, fikirlerimiz iktidarda” sözü çelişkiyi özetler. Aydınlar Ocağı’nın formüle ettiği sentezi, 1982 Anayasası’yla zorunlu hale getirilen din kültürü dersleri okul sıralarına taşıdı. Dindarlık ve milliyetçilik, neoliberal piyasaya rıza üretmenin aracı oldu. Kitlelere sabır, tevekkül ve şehadet anlatıları sunulurken, arka kapıda kamusal varlıkların yabancı ve yerli tekellere devri tamamlandı.
Bu dönüşümün siyasî ayağında ise Necmettin Erbakan’ın temsil ettiği anlayışın tasfiyesi yer aldı. 28 Şubat süreciyle Erbakan çizgisinin siyasetten dışlanmasının ardından kurulan “yenilikçi” hareket, Batı finans merkezleriyle, IMF ile ve küresel fonlarla tam uyumlu bir neoliberal-muhafazakâr sentezi benimsedi. 2001 krizinde Dünya Bankası’ndan getirilen Kemal Derviş, “15 günde 15 yasa” sloganıyla Meclis’ten geçirttiği düzenlemelerle ekonominin dümenini fiilen IMF’nin programına bağladı. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı da bu paketin parçasıydı. Bu program, AKP iktidarında sadakatle uygulanmaya devam etti. Yerli kalkınmanın yerini sıcak para bağımlılığı, üretim ekonomisinin yerini ise rant ve inşaat ekonomisi aldı.
Bugün küresel ölçekte yaşanan tablo, sermaye hareketlerinin ulus-devletleri teslim aldığı bir finansal teknokrasi düzenidir. Fransa’da Emmanuel Macron’un, Almanya’da Friedrich Merz’in, Polonya’da Donald Tusk’ın ve Türkiye’de Mehmet Şimşek’in temsil ettiği siyasal çizgi temelde aynı amaca hizmet etmektedir: Küresel sermaye ve tahvil piyasalarına kaynak aktarımını güvenceye almak. Bu bağ soyut değildir. Macron siyasete Rothschild’den, Merz BlackRock Almanya denetim kurulu başkanlığından, Şimşek ise Merrill Lynch’ten gelmiştir.
Kendilerini kimi zaman “ilerici”, kimi zaman “teknokrat”, kimi zaman da “rasyonel ekonomist” olarak pazarlayan bu kadrolar; BlackRock, Vanguard gibi trilyonlarca dolarlık küresel fon devlerinin ve uluslararası kreditörlerin dayattığı malî disiplini uygularlar. Bu politikanın özü basittir: faiz-enflasyon-vergi sarmalıyla emeğin ucuzlatılması, geniş halk kesimlerinin alım gücünün kırılarak iç talebin baskılanması ve üretilen artı-değerin dış borç servisi ile faiz ödemeleri yoluyla merkeze transfer edilmesi.
Bu makro çarkı eleştirmeyen, faiz ve kur oyunlarıyla her gün legal olarak milletin cebinden çekilen milyarları sorgulamayan “aydınların”, yereldeki bir avuç partizan figürün rantlarına odaklanıp büyük resmi gizlemesi tam bir tutarsızlıktır. Yerli foncu, küresel sistemin açtığı denetimsiz alanda palazlanan küçük bir taşerondan ibarettir.
Peki, bu düzen bu millete neye mal oldu? Onu da bir sonraki yazıda ele alalım.