Aynı dönemde Batı’da, ABD’de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher öncülüğünde sosyal refah devletini tasfiye eden küresel bir neoliberal dalga yürütülüyordu.
Thatcher’ın Özal’ın reformlarını açıkça övmesi, Türkiye’nin küresel finans sistemine nasıl bir rolle entegre edildiğinin açık bir göstergesiydi. ANAP iktidarıyla birlikte yabancı sermaye ülkeye girmeye başladı, bankacılık sistemi ekonominin merkezine oturdu, toplumun belkemiği sayılan “orta direk” hızla eridi ve gelir dağılımı cumhuriyet tarihinin en derin bozulmalarından birini yaşadı.
ANAP döneminde temeli atılan piyasacı çizgi, 2001 krizi sonrası Kemal Derviş’in hazırladığı programla kurumsal bir yapıya kavuşturuldu. 2002 yılında iktidara gelen AKP ise bu programı aynen devralarak neoliberal politikaları cumhuriyet tarihinin en ileri noktasına taşıdı.
Siyasî vitrinde muhafazakâr söylemler öne çıkarılırken, arka planda uluslararası finans merkezleriyle tam bir uyum yakalandı. Kemal Derviş’e yapılan bakanlık teklifinin ardından, Londra merkezli küresel fon çevrelerinden gelen Mehmet Şimşek gibi isimlerin ekonominin en kritik makamlarına getirilmesi ve Abdullah Gül’ün uluslararası finans sistemiyle bütünleşmiş çizgisi bu tercihin tabii bir sonucuydu.
Cumhuriyet tarihi boyunca inşa edilen kamu varlıklarının yaklaşık %90`ı AKP dönemde özelleştirildi; fabrikalar, limanlar, enerji santralleri ve madenler elden çıkarıldı. Ancak asıl büyük kırılma hane halkının borçlandırılmasında yaşandı. Daha önce borç temel olarak devletin iç ve dış borcuyken, bu dönemde bankacılık sistemi üzerinden doğrudan vatandaşın hanesine sokuldu. Tüketici kredileri ve kontrolsüzce dağıtılan çoklu kredi kartları vasıtasıyla geniş halk kitleleri, gelecekteki emeklerini bugünden ipotek altına alan bir faiz zincirine bağlandı. Dindar topluluğun faize dair hassasiyetleri, piyasa gerekleri kisvesi altında bizzat bu dönemde aşındırıldı.
Üstelik AKP’nin neoliberal politikalara sadakati yalnızca ekonomiyle sınırlı kalmadı; bu dönüşüm toplumsal ve kültürel yapıda da karşılık buldu. AKP’li Zafer Üskül gibi isimlerin LGBT çevrelerine açılım yapması ve aile yapısına dair ciddi itirazlara rağmen İstanbul Sözleşmesi’nin on yıl boyunca yürürlükte tutulması, neoliberalizmin sosyo-kültürel alandaki yansımalarının açık örnekleri oldu.
Neoliberal zihniyet, sahte bir hürriyet anlayışı ile insanı bir taraftan sınırsız heveslerinin esiri yaparken, diğer taraftan da küresel sermayeye bağlayarak bağımlı kılmayı hedefler. Bir yanda aile yapısını ve ahlâkî değerleri aşındıran bireyci savrulmalar meşrulaştırılmakta, diğer yanda fertler küresel sermayenin kesintisiz esiri haline getirilmektedir.
Bugün gelinen noktada, en büyük kâğıt para olan 200 TL’nin enflasyon karşısında değerini yitirmesiyle birlikte nakit paraya adeta savaş açılmış durumdadır. En basit günlük harcamada bile banka kartlarına, POS cihazlarına ve dijital transferlere mecbur bırakılan, bankasız hiçbir işlem yapamayan bir insanın iktisadî bağımsızlığından söz edilebilir mi? İnsanın attığı her adımın, kazandığı her liranın ve yaptığı her alışverişin bankacılık sisteminin onayına ve kaydına bağlandığı bir düzende gerçek bir hürriyetten bahsedilebilir mi?
Hürriyet; insanı tüketim hırsından, faiz sömürüsünden ve küresel sermayenin tahakkümünden kurtarıp ruhen ve maddeten bağımsız kılmaktır. İnsan, hiçbir beşerî güce kul-köle olmadığı ölçüde hürdür. Türkiye; devleti sermaye bekçisine, insanı borç bağımlısına dönüştüren neoliberal çıkmazdan vazgeçip adil bölüşümü, alın terini, helal kazancı ve ahlâkı esas alan bir iktisat nizamı kurmak zorundadır.