İnsanın bu dünyadaki huzuru ve mutluluğu; hür iradesine, helal kazancına, emeğinin karşılığı olan rızkına ve vicdanını esir almayan adil bir toplumsal düzene bağlıdır.
Ahlaki ve insani bir iktisat anlayışında mülkiyet ve sermaye, belirli bir zümrenin ya da küresel güç merkezlerinin tahakküm aracına dönüştürülemez. Bireyin iktisadî hürriyeti, tüketim hırsının ve faiz çarklarının kuşatmasına terk edilemeyecek kadar hayati bir insan onuru meselesidir.
Ne var ki Türkiye’nin son kırk yılı aşkın siyasî ve iktisadî yolculuğu; hürriyet, refah ve kalkınma kavramlarının küresel piyasa ezberleriyle nasıl aşındırıldığının, toplumun nasıl adım adım bir borç ve tüketim bataklığına itildiğinin somut bir özetidir. 24 Ocak 1980 kararlarıyla temeli atılan, askerî müdahale sonrasında kurumsallaşan ve ANAP ve AKP eliyle günümüze taşınan neoliberal iktisat çizgisi; yalnızca ülkenin maddi kaynaklarını değil, toplumsal dayanışma ve ahlak zeminini de derinden sarsan kalıcı bir zihniyet haline gelmiştir.
12 Eylül 1980 askerî darbesinin hemen ardından ekonominin başına getirilen Turgut Özal, 24 Ocak 1980 kararlarının baş mimarı olarak öne çıkmıştı. Demirel ile Özal, aynı kararlara destek veriyor görünseler de devlete, sermayeye ve topluma bakış açısı bakımından taban tabana zıt iki ayrı çizgiyi temsil ediyordu.
Demirel açısından 24 Ocak kararları, döviz krizini ve ağır ekonomik darboğazı aşmak için mecbur kalınan, geçici ve acı bir reçeteden ibaretti. Demirel’in hedeflediği model; kriz aşıldıktan sonra devletin yeniden düzenleyici, üretici, çiftçiyi taban fiyatlarla destekleyen ve dar gelirliyi koruyan klasik “baba devlet” rolüne dönmesiydi. KİT’ler (Kamu İktisadî Teşebbüsleri) satılacak yapılar değil, iyileştirilerek millete hizmet verecek devletin stratejik dayanaklarıydı. Demirel, 1960’lardan beri dış ticaret korumasıyla güçlenen, iç pazara ve yerli üretime dayalı millî bir sanayi dengesini gözetiyordu.
Buna karşılık Dünya Bankası kökenli Turgut Özal, Chicago Ekolü’nün ve Milton Friedman’ın temsil ettiği katı serbest piyasa anlayışını Türkiye’nin kalıcı düzeni haline getirmek istiyordu. Özal’a göre devlet ekonomiden tamamen elini çekmeli, KİT’ler hızla özelleştirilmeli, tarımsal destekler ve sübvansiyonlar piyasa dengesini bozduğu gerekçesiyle bütünüyle kaldırılmalıydı. Gümrük duvarlarının aniden indirilmesiyle yerli sanayi doğrudan dış rekabetin insafına terk ediliyor; buna karşılık küresel sermaye piyasalarıyla bütünleşmiş, ihracata dayalı yeni bir sermaye sınıfı hedefleniyordu.
Bu ayrışmanın en belirgin sonucu sosyal maliyet alanında görüldü. Demirel; köylüyü, esnafı, işçiyi ve memuru doğrudan ezecek uzun vadeli bir kemer sıkma politikasını ne meşru ne de sürdürülebilir buluyordu. Nitekim siyasî yasakları kalkıp meydana döndüğünde Özal’ı “çalışanı ve köylüyü ezen acımasız bir piyasacı” olmakla suçladı. Özal ise serbest fiyat mekanizmasını ve sermaye hareketlerini her türlü sosyal dengenin üzerinde tutarak reformlarını kararlılıkla sürdürdü.
1982 Anayasası referandumu ve ardından 1983 yılında yapılan genel seçimler, bu yapısal dönüşümün dönüm noktası oldu. Demokratik siyasî liderlerinin yasaklı olduğu bir ortamda, askerî yönetimin gözetimi altında yapılan seçimlerle Özal’ın Anavatan Partisi (ANAP) tek başına iktidara geldi. 1982 Anayasası’na açıktan “evet” diyen Özal’ın önündeki bütün siyasî ve bürokratik engeller böylece kaldırılmış oldu.
—Devam edecek—