Son dönemde kamuoyunu meşgul eden borsa manipülasyonları, kapalı portföy yönetimleri, yüksek getiri vaat eden örtülü fonlar ve siyaset-finans üçgenindeki astronomik zenginleşme hikâyeleri, toplumda haklı ve derin bir öfke dalgası oluşturuyor.
Asgari ücretlinin, emeklinin ve bordrolu çalışanın en temel gıda maddelerine dahi erişmekte zorlandığı, enflasyonist baskının hane halkı bütçelerini erittiği bir iktisadi vasatta; siyasi nüfuz sahiplerinin yahut onlara iliştirilmiş imtiyazlı zümrelerin akıl sınırlarını zorlayan kâr marjlarıyla servetlerine servet katması elbette derin bir ahlaki yaradır.
Ne var ki bu hadiseyi sadece bugünün iktidarına, onun belirli bürokratlarına ya da dönemsel parti elitlerine indirgeyerek tartışmak; Türkiye’nin yarım asırlık ekonomi-politik dönüşümünü, sermaye birikim modelini ve küresel finansal tahakkümü ıskalamak anlamına gelir. Tarihî sürekliliği ve kurumsal mekanizmayı görmezden gelmek, ağacı görüp ormanı görmemektir.
Bugün şahit olduğumuz finansal operasyonları ve kamusal kaynak transferlerini yalnızca AKP dönemine mahsus bir “ahlâkî çürüme” parantezine sıkıştıranlar, Türkiye’nin yakın iktisat tarihini ya cehaletle ya da kasdî bir ideolojik sansürle unutturmaya çalışmaktadır.
Hafızamızı biraz tazeleyelim.
Turgut Özal dönemiyle başlayan “serbest piyasa” hamlesinde, devlete ait Kamu İktisadi Teşekkülleri’nin hisseleri önce manipülatif kararlarla değersizleştirilmiş, ardından yok pahasına belirli imtiyazlı sermaye çevrelerine toplatılmamış mıydı? Sıradan bir Anadolu tüccarının sermayesini aşan gümrük duvarlarının, belirli ithalatçıların gemileri Güney Amerika’dan Ege karasularına girdiğinde bir gece yarısı Resmî Gazete kararıyla sıfırlandığı, mallar limana indirilir indirilmez yeniden örüldüğü hayali ihracat ve arbitraj düzeni ne çabuk unutuldu?
Doksanlı yıllar, finansal deregülasyon adı altında devlet hazinesinin soyulduğu bir vahşî batı düzeniydi. Korkmaz Yiğitlerin, Uzanların, batık İmar Bankası ve Türkbank skandallarının faturası Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu marifetiyle bu milletin sırtına yüklendi. Halkın vergileriyle milyarlarca dolarlık banka zararları kamulaştırılırken, banka sahipleri lüks yalılarında sefa sürmeye devam etti. Bu düzenin faturası ise 2001 krizinde topyekûn kesildi. Yüz binlerce esnaf kepenk kapattı, milyonlarca insan işsiz kaldı; hortumlayanların çoğu yurt dışına kaçtı ya da davalardan sıyrıldı.
28 Şubat öncesi ve sonrasında Anadolu insanının dişinden tırnağından arttırdığı, “faizsiz kazanç” ve “kâr payı” umuduyla emanet ettiği birikimler, Kemalist sistemin göz yumduğu sözde İslami holdingler üzerinden sistemli şekilde buharlaştırıldı. Ardından “irtica ile mücadele” kisvesi altında bu sermaye odakları tasfiye edilerek meşruiyet devşiren Kemalist sermaye aktörlerinin kontrolüne devredildi.
2000’li yıllarda ise sıra, milletin onlarca yılda kurduğu stratejik varlıklara geldi. Türk Telekom, Tüpraş, Erdemir ve Petkim gibi devler birer birer özelleştirildi. Telekomünikasyonun omurgası yabancı bir şirkete devredildi; birkaç yıl sonra o şirketin borç batağı yüzünden hisseler bankaların eline geçti. Kâr özelleşti, zarar yine kamunun ve bankacılık sisteminin sırtında kaldı.
Bugünün fon vurgunları gökten zembille inmedi; dünün hayalî ihracatçılarının, banka batıklarının ve özelleştirme talanının açtığı yoldan geldi. Bu süreklilik bugünkü iktidarı aklamaz; aksine, o yolu yirmi yılı aşkın süredir genişletenin kendisi olduğunu gösterir.
Peki, bu düzenin miladı neresidir? Onu da bir sonraki yazıda ele alalım.