Kendimizi olduğu kadar çocuklarımızı, öğrencilerimizi ateizm, deizm, agnostisizm gibi çıkmazlara savrulmaktan uzak tutmak için “tam bir tahkikî iman eğitim programı” olan Risale-i Nur’u okumaya, anlamaya, yaşamaya ve muhtaç olanlara ulaştırmaya çalışmak zarurî görünüyor.
Görüş - Bilimsel bilginin iman temeline oturması
Risale-i Nur okulda öğrenilen bilgiyi “iman temeli”ne oturtan harika bir eğitim programıdır!
Yeni eğitim yılı başladı. Meşhur ifade ile, “zil çaldı”. Milyonlarca öğrenci okul yolunu tuttu. Örgün eğitimde; öğretmen, müfredat, ders-araç gereçleri gibi unsurları ihtiva eden “okul” hayatî öneme sahip kurum. Temel eğitimden yüksek öğretime kadar çeşitli kademelerde eğitim-öğretim süreçlerinde “okul”; eğitimin amacı olan “bireyin zihinsel, fizikî, duygusal ve sosyal gelişimi” açısından merkezî role sahiptir. Ancak öğrencinin daha doğrusu bireyin kendisini geliştirmesi, sağlıklı düşünce, inanç, değerler ve alışkanlıklar kazanmasında başta aile olmak üzere başka birimlerin ve kurumlarında da payı olduğu muhakkaktır. Bizim burada dikkat çekeceğimiz konu ise okulda verilen bilgilerin, diğer bir ifade ile bilimsel bilginin iman temeline oturtulmasına ilişkin metoda ve kaynağa işaret etmek.
Temel bir soru şudur: Okulda verilen bilgiler öğrenciyi metafizik kabullere karşı mesafeli kılan bir niteliğe sahip midir? Daha açık ifadeyle, “bilimsel bilgi” inanç alanını kapatır mı, inkâra yol açar mı yahut Yaratıcı fikrini devre dışı bırakır mı? Öğrenci özellikle biyoloji, fizik, kimya gibi fen bilimleri derslerinde yapılan açıklamalar etrafında, imanın geçersiz olduğuna dair bir izlenim edinir mı? Söz gelimi, inancı varsa zayıflığa uğrar mı veya inancını yitirir mi? Elbette ki hayır! Hem, -aşağıda işaret edeceğimiz gerekçeler dolayısıyla-, hayır hem de fiilî olarak milyonlarca öğrencinin imanını muhafaza etmesi hatta geliştirmesi vakıası açısından hayır! Tam aksine bilimsel bilgi insanî bakımdan sorgulanarak değerlendirildiğinde imanın güçlenmesine vesile olur.

Bilimsel Bilgi-Dinî İnanç
Önce, -yüzeysel biçimde de olsa-, “bilimsel bilgi” ile “dinî inanç” arasındaki ilişkiyi analiz etmek gerekir: Bilimsel bilgi “deney, gözlem ve akıl yürütme yöntemleriyle elde edilen, kişiden kişiye değişmeyen, güvenilir bilgiler”dir.1 Örneğin insan anatomisinde karaciğerin temel fonksiyonlarının zikredilmesi gibi. Yine örneğin su molekülün iki hidrojen atomu ve bir oksijen atomundan meydana geldiğinin belirtilmesi gibi. Yahut güneşin dünyamıza yaklaşık 150.000.000 km uzaklıkta bulunan bir gök cismi olduğunun ifade edilmesi gibi. “Dinî inanç” ise vahiy, haber-i sâdık ve akıl yürütmeye dayalı olarak ortaya konulan yaklaşımlar çerçevesinde “gaybî tasdik”tir.2 Örneğin bütün âlemleri yaratan bir Rabbin bulunduğunu kabul etmek gibi. Örneğin meleklerin mevcudiyetini tasdik etmek gibi. Yahut ölümden sonra dirilmenin hak olduğunu benimsemek gibi.
Görüldüğü gibi bilimsel bilgide daha çok gözlem ve deney, kısmen de akıl yürütme bilgi kaynağı iken “dinî inanç”ta vahiy ve haber-i sâdık yani yalan söylemediği bilinen bir şahıs (peygamber) ile gelen bilginin aklî temellendirmeler ışığında tasdik edilmesi söz konusudur. Bakıldığında, gerek vahiy gerekse Peygamber başta Yaratıcı’ya iman olmak üzere inanç konularında sıklıkla “varlığın şahitliği”ne dikkat çekmekte, insanları düşünmeye davet ederek imana aklî bakımdan pencereler açan bir yol izlemektedir. Nitekim Kur’ân’da Yaratıcı’nın varlığına, birliğine ve diğer özelliklerine dair yüzlerce ayette göklerin ve yerin yaratılışına, bitkiler ve hayvanlar dünyasındaki harikalıklara referansta bulunulması bunu göstermektedir. Yine mesela, ölüm sonrası dirilişten söz edilirken birçok ayette insanın yoktan yaratılması, baharda tabiatın adeta yeniden canlandırılması gibi örneklere vurgu yapılması aynı hakikati teyit etmektedir.
Tasvir Etmek mi, Yorumlamak mı?
Durum basit haliyle böyle olmakla beraber kimi zaman “okuldan elde edilen bilgilerin imanda şüpheye veya inanç zayıflığına yol açtığı” yolunda görüşlerle veya tespitlerle karşılaşılmaktadır. Bunun önemli bir nedeni bilimsel bilginin sunulma biçimidir. Bilimsel bilgi, mahiyeti gereği, tasvirî yani deney ve gözleme konu edebildiği boyuta ilişkin “tasvirî” yani betimleyici bir tutum sergilemesi gerekirken, üstü kapalı veya açık olarak kimi zaman “inkârcı bir yorum”a kayabilmesidir. Çoğunlukla bu yorum “her şeyin süreçler çerçevesinde açıklandığından ibaret olduğu” varsayımıdır. Bu varsayıma dayalı olarak yapılan açıklama veya sunum biçimi üstü kapalı olarak Yaratıcıya imanı devre dışı bırakan “inkârcı bir dil” özelliğine evrilebilmektedir. İşte tam da burada insanın “düşünen ve muhakeme eden yönü”, imanın da “sorgulama eksenli karakteri” devreye girmelidir. Mesela, okulda, ilgili derste veya ünitede yağmurun oluşumu, bilimsel bilgi çerçevesinde anlatılırken “yağmur su buharının soğuk hava tabakasıyla karşılaşarak yoğunlaşması sonucu yağar” denildiğinde, şayet “olay bundan ibarettir, bunun ötesinde metafizik bir gerçeklik söz konusu değildir” demeye gelen bir üslup kullanırsa, bu elbette imanı örter, küfür olur. Ama bilimsel bilgi, “yağmurun yağması gözlemlenebilir boyutu itibariyle böyledir” der, yorum yapmazsa daha nesnel bir üslup kullanmış olur. Burada da, insan gerçeği yani insan aklı ve vicdanı devreye girip “bu kadar faydaları, hikmetleri bulunan, bu kadar ince düzen ve sistem dahilinde gerçekleşen bu olay kendi başına yahut sebeplerin bir araya gelmesiyle oluşamaz, bunun arkasında başka bir Güç olmalıdır” diye düşünmek zorundadır. Bu insanî düşünce imana kapı aralar ve bu bilimsel üslup zihinde şöyle bir kalıba dökülür: “Su buharı, bulut, soğuk hava tabakası, yoğunlaşma… yağmurun yağmasındaki süreçler olup bunun gerisinde İlâhî bir irade, kudret ve rahmetin bulunduğu muhakkaktır.” Bu da imanın kendisidir.
Olayları Arkaplânı İle Düşünmek ve Sorgulamak
Okulda edinilen bilgiyi iman temeline oturtmak samimi bir niyet, insanî bir bakış (nazar) yani aklî bir tefekkür ve vicdanî bir sorgulama içerir. Bu bakış ve sorgulamanın söz konusu olmaması halinde bilimsel bilginin tasvîr edici açıklamaları “inkârcı pozitivizmin yorumu” ile imanda boşluklar meydana getirir ve zaman içinde ciddi inanç zaaflarına sebebiyet verebilir. Esasında Kur’ân’ın iman konularını temellendirmesine baktığımız zaman, ısrarla ve sürekli olarak kainata atıf yaparak insanı düşünmeye, akletmeye sevk eden bir usûl takip etmesinin de sebebi insanları böyle bir zaafa düşmekten korumaktır.
İman Eğitimi Kılavuzu: Risale-i Nur
Kur’ân’ın bu metodunu merkeze alan ve bütün iman esaslarını insanî sorgulamalar üzerinden temellendiren Risale-i Nur bu konuda âdeta bir “iman eğitimi programı” niteliğindedir. Nitekim müellifin, Kastamonu’da Bize Yaratıcımızı tanıttır, öğretmenlerimiz Allah’tan bahsetmiyor, diyen lise öğrencilerine; okunan her fennin, kendine has dille Allah’tan bahsedip Yaratıcıyı tanıttırdığını, öğretmenleri değil onları dinlemek gerektiğini söyleyerek yaptığı açıklamalar ve verdiği misaller bilimsel bilginin nasıl imanî temele oturduğunun örneklerini teşkil etmektedir3. Bu açıklamaları tetkik ettiğimizde, müellifin söz konusu bilimlerin verilerini insanî bakımdan değerlendirerek Yaratıcının ilmine, iradesine, hikmetine, rahmetine delalet ettiğini dile getirdiğini görüyoruz. Şu halde bilimsel bilgiyi imanî temel oturtmak için ilmî verileri “insanî düzlem”de yani akıl, muhakeme ve vicdan ölçüleri içinde tahlil etmek gerekiyor.
Risale-i Nur bu noktada önce “nazar”a yani bakış açısına dikkat çekiyor, insanın âleme, âlemdeki her çeşit yaratık ve yaratılışlara dikkatlice baktığında, buradaki “varlığa geliş, belli bir şekle sahip olma, sanatlı ve düzenli yaratılış, ölçülülük, varlığını devam ettirme...” gibi özellikleri gördüğünde, bunların kendinden kaynaklanamayacağını kolayca anlayıp “fiilden faile, sıfattan mevsûf”a geçerek mutlak ilim sahibi, kudret sahibi, hikmet sahibi Kaynağı fark edeceğini ifade ediyor. İnsanın akıldan başka diğer bir gerçekliği olan “vicdan”ın da asla Sânii unutmayacağını vurgulayarak4 “akıl ve kalb”in yahut “akıl ve vicdan”ın yahut “akıl ve insanî duygular”ın Rabbini görürcesine tanıyacağını belirtiyor. Bu çerçevede bütün evrenin İlâhî bir kitap olduğunu, Kur’ân’ın bu kitabı okuduğunu, her iki kitabın aynı kaynaktan geldiğini, bilimlerin de evrendeki tecellileri anlatan bir tür “kevnî tefsir” olduğunu dile getiriyor.
Kısanın kısası, basitin basiti olarak ifade etmek gerekirse, Risale-i Nur bilgiyi imanî temele oturtmanın metodunu “halis bir niyet” ile yani inkar ön yargısından uzak bir niyet ile “her şeye Yapıcısı adına bakmak” biçiminde ortaya koyuyor. Risale-i Nur’un bütün parçaları da, bir bakıma, bu metodun uygulama örneklerini teşkil ediyor.
Sonuç olarak kendimizi olduğu kadar çocuklarımızı, öğrencilerimi ateizm, deizm, agnostisizm gibi çıkmazlara savrulmaktan uzak tutmak için “tam bir tahkikî iman eğitim programı” olan Risale-i Nur’u okumaya, anlamaya, yaşamaya ve muhtaç olanlara ulaştırmaya çalışmak zaruri görünüyor.
Dipnotlar:
1- Bk. Süheyla Ünal, “Bilimsel Bilgi”, www.research.net (Erişim tarihi 12. 09. 2026).
2- Krş. Sâbûnî, el-Bidâye (nşr. F. Huleyf), Kahire 1969, s. 29-30.
3- Said Nursî, Asâ-yı Mûsa, s. 19-22.
4- Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, s. 226.