"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Kitaplar ve âyetleri

Şemseddin ÇAKIR
19 Haziran 2020, Cuma
Bu başlıktaki maksadımızı izhar edebilmemiz için kısaca bu tabirleri izah etmemiz icab ediyor, şöyle ki:

Kitap: İki kapak arasında bir araya getirilmiş anlamlı yazılar diye tarif edilir. Günlük hayatta kullandığımız “Kitap, kitabe, kâtip, mektup ve mektep” gibi kelimeler de aynı kökten türetilmiş isimler olup, hatta inci taneleri dizmek ve su kırbasının ağzını sıkıca bağlamak gibi anlamlarda bu “ktb” köküne yüklenilmiştir.

Bir yazıdaki harflerin de inci taneleri gibi bir birlerine bağlandığı için bu anlamı kazanmıştır. Yani hem o yazılar hemde onların kapagı gibi yapılmış bütününe bu tabir kullanılmıştır. Demek kitabın anlamları böylesine şumulludür.

Bu kelime Kur’ân-ı Kerîm’de altısı “Kütup” yani çoğul anlamında olmak üzere 261 yerde kitap anlamında kullanılmıştır. 

Meselâ: Üstad Hz.lerinin dikkat çektiği üzere; Hem Yunus, hem Yusuf, hem Ra’d, hem Hicr, hem Şu’ara, hem Kasas, hem Lokman Sûrelerinin başlarında “Tilke âyat’ul kitap” (İşte bunlar kitabın âyetleridir) diye kullanılmış bir ilân-ı kutsîdir diye ifade edilmiştir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 103)

Diğer müfessirlerin çalışmalarındanda anlaşıldığı kadarıyla; Kur’ân-ı Kerîm’de kitap kelimesi şu üç anlamda kullanılmıştır: 1. Vahiy, 2. Amel defteri, 3. Levh-i mahfuz.  Vahiy anlamında bazı âyetlerde de yine Kur’ân-ı Kerîm kastedilmektedir. 

Meselâ: “Ey Muhammed (asm) biz sana kitabı (Yani Kur’ân-ı Kerîm’i) indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleriyle hüküm veresin (Nisa 4/105). Bir başka âyette de Tevrat kastedilerek “Biz Musa’ya da Kitap (Yani Tevrat) verdik ve onu (Benden başkasını vekil edinmeyin) diyerek İsrail oğullarına hidâyet rehberi kıldık” (İsra 17/2). Diğer bir âyette de “Kitap” kelimesiyle “amel defteri” kastedilmektedir. “...oku şimdi (dünyadaki amellerinin yazılı olduğu) kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin kendine yeter (İsra 17/14).

Yine Kur’ân-ı Kerîm’in bir başka âyetinde de “Kitab-ı mübin” de “Levh-i mahfuz’u” da ışaret etmektedir denilmekte, ancak Bediüzzaman “Kitab-ı mubin’i Kâinat” olarak da ifade etmektedir. Buna göre; Sema, arz birer sahife o sahifeler arasındaki her şey birer âyet veya paragraf, cümle, kelime ve harflerden ibarettir. Yani Ağaçlar çicekler ve meyveler kuş ve yıldızlar yani onun özelliklerini ve güzelliklerini gösteren ve anlatan herşey birer âyettirler. Çünkü âyet’in de anlamı; delil, alâmet, belge ve bürhan gibi manaları muhtevidir.

Başka bir açıdan da Rabbimizin iki tür kitabından bahs edilir:

a) Kudret kalemiyle yazdığı kâinat kitabı. b) Kelâm sıfatının tecellisi olarak lâfza bürünmüş Kur’ân-ı Azimüşşan. Üstad Hz. birinci kitab’a “Kitab-ı Kebiri Kâinat” demektedir. İkinci kitabı olan Kur’ân-ı Kerîm’i de onun “Tercüme-i ezeliyesi” olarak tasvir etmektedir. Onun için biz de “Bir kitabullah-ı azamdır seraser kâinat, / Hangi harfini yoklasan manası hep Allah çıkar” diyoruz.

Aslında bilhassa fen bilimleri başta olmak üzere sosyal bilimler ve hatta bütün eserlerde kâinat kitabının şerhleri olup asıl şerhi olan Kur’ân-ı Kerîm’e uydukları nisbette makbul ve medlul addedilirler. Yani onlara da Kur’ân’a izafeten kitap denilmektedir.

Haliyle bizler böyle bir tabiri görünce her hâlükârda aklımıza gelen Kur’ân-ı Kerîm ve âyetleri olmaktadır, ancak “Kitabı Kebiri Kâinat” dahi bir kitap olduğundan ve oda en güzel şekilde dizayn edilip düzenlenmiş bir kitap olarak görüyoruz. Kitap; aynı zamanda mükemmelliğin ifadesidir. Demek cümlenin siyak ve sibakına göre her ikisi veya herbirisi de anlaşılabileceği gibi Kitap tabirinin etimolojisinden de anlaşılmaktadır. 

Bu açıdan da bakılsa Risale-i Nurlar da Kur’ân Kitabının şerh ve tanzimleri olarak tarihi beşerde emsâli mesbuk olmayan bir şaheserdir. Kur’ân’ın ona işâreti de, Kur’ân’ın maksadına uygunluğunun delilidir. O cihetten Üstadın ifadesiyle de Risale-i-Nurlar:

a) Kur’ân-ın âyetlerinin âyetleridir. 

b) Kur’ân âyetlerinin “Hakâikinın” alâmetleridir.

c) Kur’ân âyetlerinin hak olduğunun bürhanlarıdır.

d) Kur’ân âyetlerindeki imanî mesajların tahkiki birer bürhanlarıdır. Yani Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki bütün şüpheleri izale eden delillerdir. İşte onun içindir ki mülhidler Risale-i Nurla ilmen başa çıkamayınca akla hayale gelmedik hile, tuzak ve zulümleri icra etmişlerdir. Meselâ:

Hiçbir ilmi delil olmadan vehmi ve sun’î bahanelerle yasaklamak, Üstad Hz. bunu “imkanâtı vukuat cinsinden göstermek” diye ifade eder ki, bir defasında hâkime “Mümkündür ki sen de cinayet işleyebilirsin, o halde seni de cinayetten yargılamak gerekmez mi?” diye sormuştur. Hatta metni değiştirerek suçlamak ve dejenere etmeye kadar şirretliklerini arttırmışlardır. Maalesef bu menhus ve sinsi planlar hâlâ devam etmektedir sadeleştirmek ve yasaklamak gibi. Ve bu bir iman küfür mücadelesi olduğu için kıyamete kadar devam edeceğe benzer. Yani iman küfür devam ettikçe, fakat onlar “Takdiri Hüda Kuvve-i bazu ile dönmez, / Bir şem’a ki, Mevlâ yaka üflemekle sönmez” gerçeğini bilmezler.

Risâle-i Nurlar hem usûl, hem asıl, hemde maksad olarak Kur’ân ile o kadar iç içedir ki her kelimesi her cümle veya paragrafı şeffaf bir cam veya ayna gibi Kur’ân-ı Kerîm’i gösterir. Zaten Bediüzzaman “Tefsirler Kur’ân-ı Kerîm’e âyine olmalı, perde olmamalı ve hele onun yerine hiç konmamalı” der. Yani o eserlere bakan orada o eseri değil Kur’ânı görmeli. İşte Risâle-i Nurlar böyle eserlerdir. Adı bile “Risâle-i Nur” olarak Nurun Risalesi yani Kur’ân’ın malı demektir ve eserine sahip çıkmayıp Kur’ân’a veren bir zat ve emsali olmayan bir Bediüzzaman. Hatta Üstad Hazretleri, bu eserleri o kadar zor şartlarda telif etmiş ki Allah’ın lütuf ve inâyeti olmadan bu eserlerin vücuda gelmesi muhal ve imkânsızdır. Meselâ: Savaş meydanlarında, en şiddetli soğuklarda, (Afyon’da eksi 45 gibi) esaret zindanlarında vs. onun için Üstadın ihlâsına da yetişilemez. Bari eserinden istifade edelim.

Evet! Yedi Sekiz sûrelerin başlarında bulunan bu ilân-ı kutsînin hazinesinden ve münasebeti maneviyesinden daha önce 21. âyet vesilesiyle bir derece bahs edilmişti. Bu âyetlerle de ebcedisine işaret edilecektir. Yani müttefikan bu âyetlerin ebcedileri de H: 1316 ve 17 göstermektedir.

Bu hicrî tarihin milâdisi ise 1900 eder. Bu tarih görüldüğü gibi hem milâdî hemde hicrî yılın başı sayılır. Milâdisi tam olup hicrisi 16 sene beri de ise de kaideten ilk 25 ve son 25’ler o yılın başı sayıldığından ikisi de aynı yüz yılın başını gösteriyor. Buradan almamız icab eden mesaj ise şöyledir.

Risâle-i Nurda bu tarih; son müceddidi ahir zamanın hayatının önemli bir devresine bakmakta olup, aynı zamanda son imamı hidâyet’e vazife’i me’muriyetin verilmesinin başlamasıdır ve müceddidi azamın gelmesi icabeden 13. Hicrî asırdır. Bir de o zatı mübareğin fevkal Me’mul bütün ilmî müktesebatını Kur’ân hakaikine basamaklar yapmaya başlamasıdır ve başa da çıkmaktır. Mutebakisi Birinci Şuâ’dadır.

Bununla beraber Hz. Bediüzzamanin nesli pâki Âli Beyt’ten olduğu da yakınlarınca bilinen bir hakikattir. Bu mensubiyet Gavs-ı azam misali bir hususiyet arz eder. Geniş bilgi Hz. Ali’nin Ercuzesi ve “Maidetül Kur’ân”dadır ve “Ehl-i Beyt’e bir felâket gelmesi halinde kendimizden bir Gavs ile imdat ederiz” diye de kendisine beşaret ve siyanet verilmiştir. Bu hakikati “Gerçek fazilet odurki düşmanları dahi onu tasdik etsin” kabilinden o tek parti müstebitleri de tasdik edip, “Bediüzzaman kuvve-i kutsiye sahibidir biz ona birşey yapamıyoruz” diye itiraf etmişler ve Bediüzzaman vefat edinceye kadar DP’ye karşı ihtilâl bile yapamayıp, vefat eder etmez üç ay içinde ihtilâl tertiplemişlerdir. İşte 60 ihtilâli meş’umesi ve netice-i vahimesi. 

O tevafuk remzeder ki, “Bu asırda Resâle’in-Nur denilen otuz üç adet Söz ve otuz üç adet Mektubat ve otuz bir adet Lem’alar, bu zamanda Kitab-ı Mübin’deki âyetlerin âyetleridir. Yani hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat olduğunun bürhanlarıdır ve âyetlerdeki hakaik-i İmaniyenin gâyet kuvvetli hüccetleridir. Ve “Tilke” kelime-i kutsiyesinin işaret-i hissiyesiyle gözlere dahi görünecek derecede zâhir olduğunu ifâde eden böyle işârete lâyık delilleridir” diye remzen Risale-i-Nur’u bir işâri manasının küllî dâiresine hususî ve medarı nazar bir ferdi olarak dâhil ediyor.

El-hasıl nasilki bu âyette bulunan işâri mana yedi sûrede yedi işâret hükmünde olup, belki sarahat derecesine çıkıyor; aynen öyle de “Dosdoğru bir yol” (En’am: 161)’deki remiz dahi yedi, sekiz sûrelerde bulunup yedi sekiz remiz hükmünde olarak o remzi işâret, belki delâlet, belki sarahat derecesine çıkarıyor. (Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, s: 104) Bu bahsin hitamında bir ihtar.

İhtar: Külfetsiz olmak üzere, birden hatıra gelen işâret kaydedildi; tekellüfe girmemek için işâretli otuz üç âyetin çok işârâtı kaydedilmedi. (Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, Yirmi Dördüncü Âyet ve Âyetler,  Sikke-i Tasdîk-i Gaybî, Sayfa 85)

Okunma Sayısı: 1367
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı