"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Semadaki İsa (as)

Şemseddin ÇAKIR
02 Nisan 2021, Cuma
Geçen haftaki yazımızda Hz. İsa’nın (as) semaya yükseltildiğini işlemiştik.

Bu yazımızda da, onun semanın hangi katında olduğuna değinip, bazılarınca istihzâî olarak “orada ne yeyip-içiyor” şeklindeki itirazlarına cevap vermek istiyoruz.

Bu vesileyle önemine binaen çoğu zaman tekrar ettiğim gibi, bize âyet-i kerîmeden sonra en büyük delil ve şahit Hatemü’l-Enbiya Hz. Muhammed’in (asm) hadis-i şerifleri olacaktır. O halde Fahr-i Cihan Efendimizin (asm) Mi’raca çıkış esnasında Hz. İsa’yı (as) kaçıncı kat semada ziyaret ettiğini, Bediüzzaman’ın Mektubat isimli eserinin Birinci Mektubundan itibaren ve bir de Mi’rac Risalesi’nden ilgili hadis-i şeriflerle takip edelim.

Hadis-i şeriflerde Hz. İsa’nın (as) “Âhirzamanda geleceği ve şeriat-ı Muhammediye (asm) ile amel edeceği” (Buharî, Mezalim: 31; Müslim, İman: 242, 243; İbn Mac’e, Fiten: 33) açıkça ifade edilmekte olup, bu hadisler onun zarurî olarak hayatta olması gerektiğine de delâlet etmektedir.

Peki,  hayatta ise nerededir? Buna Bediüzzaman beş çeşit hayat mertebesi olduğunu söyleyerek, Hz. İsa’nın (as) üçüncü hayat mertebesinde olduğunu şöyle ifade etmektedir: “…Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâ­mın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüdle, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesb eder. Adeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar.” (Mektubat, Birinci Mektub)

Yukarıda kaynaklarını verdiğimiz sahih hadislerin nassı ile Hz. İsa’nın (as) semada bulunduğu çok açıktır. Bazı itikadı zayıf, enaniyeti kavî, dinde sathîlerin “Orada ne yeyip ne içer” diye adeta acı ve çirkin bir istihzâî tavır sergileyerek sormaları, onların seviyesizliğini veya niyetlerini göstermektedir. Eğer çok merak ediyorlarsa biz de onlara; onun gerçek gıda olan nur yiyip nur içtiği cevabını verebiliriz, zira bizim kudret-i İlâhiyenin sınırsızlığından şüphemiz yoktur. Sıradan bir insan bile misafirine bir sürü ikramda bulunurken, -hâşâ- Rezzak-ı Âlem nasıl olur da aziz bir misafirini ağırlayamaz? Bu kudret-i İlâhiyeye hem de “Kadîr” ismine mazhar olan bir peygamberine rağmen en büyük bir iftiradır. Bu zihniyet akla imana ziyan, sığ, pespaye ve çirkin bir anlayıştır ki, değil bir münkiri imana getirmek, Allah’ın (cc) sonsuz kudretine inanmış bir mü’mini bile şaşırtacak dessasiyette, hatta şeytanı bile sollayan bir seviyesizliktedir, zira şeytan dahi Allah’ın kudretinin sonsuzluğunu inkâr edemez.

Biz de Bediüzzaman’ın ifadesiyle: “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür” deriz. Aslında bu meseleyi hem rivayeten hem de ilmen ispata hazırız. Şöyle ki; Fahr-i Cihan Efendimizin (asm) “Evvelü mâ halakallahü nûrî...” (Allah en önce benim nurumu yarattı; ondan da kâinatı yarattı) hadisine göre bizim besinlerimizin de aslı nurdur. (Acluni, 1/265-266)

Demek maddenin de aslı nurdur, hatta bütün kâinat aynı zamanda Cenab-ı Allah’ın Nur isminin de bir tecellisi değil midir? Eğer böyle; dinde ve fende sathî, imanı zayıflara bu sahih rivayetler de yetmezse, fizik ilminin şahikasına çıkmış, kuantumun da elementlerin özünde tesbit ettiği bir ışığı ki, onun aslı elbette nurdur. Bu tesbit Efendimizin (asm) hadisini tasdik ettiği gibi, hatta asrımızın dahilerinden Einstein de “Kâinatta bir milyon kere milyar km sahaya bir gram madde düşer, o da enerjiye dönüştürülüp biter” demek suretiyle yine, maddenin aslında kâinatta bir hiç olduğunu ve gerçek gıdanın da enerji olduğunu ifade etmiş oluyor.

Artık gıda mühendisleri ve bilim adamları da, insanları yemek hamallığından kurtarıp bir tabletle günlük enerjinin sağlanacağını iddia ediyorlar, o şahsiyetlerin haberi olsun! Malûm, zaten meleklerin gıdaları nurdur. Bediüzzaman Hazretleri ise, “Hz. İsa (as) beşeriyet levazımatından sıyrılarak nuraniyet kesbetmiş” demek suretiyle bu meseleye açıklık getirmiştir. Allah’ın (cc) sonsuz kudretine rağmen, Hz. İsa’nın (as) yemeğine kafası takılanlara şair “Bizim Hüdaya nidamız rızk için değildir haşa, / Hüda Rezzak-ı Âlemdir, rızıksız insan yaratmaz ya!” demek suretiyle ders veriyor.

“Elbette karanlıklı bir hane hükmünde olan şu arza nisbeten müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler; zîşuur ve zîhayat ve pek kesretli ve muhtelifü’l-ecnas olan melaike ve ruhanîlerin meskenleridir.” 

Bu gerçeği Kur’ân şöyle ifade ediyor: “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra Kendine has bir şekilde, onu yedi kat gök olarak yaratıp düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi hakkıyle bilendir.” (Bakara Suresi: 29)

Bir de semada olan sadece Hz. İsa (as) da değildir. Başka peygamberlerin de her birerlerinin makamları vardır. 

Bu gerçek; Peygamberimizin (asm) hadis-i şeriflerinde şöyle ifadesini bulur: “Resulullah (asm) Cebrail’le birlikte semaya urûc ettiğinde; birinci kat semada Hz. Adem, ikinci kat semada Hz. Yahya ve Hz. İsa, üçüncü kat semada Hz. Yusuf, dördüncü kat semada Hz. İdris, beşinci kat semada Hz. Harun, altıncı kat semada Hz. Musa, yedinci kat semada Hz. İbrahim’le (aleyhimüsselâm) görüşmüştü” (Buhari, Menakibü’l-ensar: 42)

Bediüzzaman, Mi’rac Risalesi’nde Resul-i Ekrem’in (asm) nebilerle görüşmesine değinirken şöyle demektedir: “Meselâ, ism-i Kadîr’e mazhar Hazret-i İsa aleyhisselâm, hangi semada Peygamber aleyhissalâtü vesselâm ile görüştü ise işte o sema dairesinde Cenab-ı Hak, Kadîr unvanıyla bizzat orada mütecellidir.” (31. Söz, İkinci Esas)

Bu meseleyi istib’ad edenlere (akıldan uzak görenlere) çok sözümüz vardır ve hülâsaten deriz ki; “Arz [Dünya] gibi ağır bir cisim, fenninizce hareket-i seneviyesiyle bir dakikada takriben yüz seksen sekiz saat mesafeyi keser. Takriben yirmi beş bin senelik mesafeyi, bir senede katediyor. Acaba, şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl; bir insanı, arşa getiremez mi? Şemsin cazibesi [Güneşin çekim gücü] denilen bir kanun-u Rabbanî ile Mevlevî gibi etrafında pek ağır olan cism-i arzı gezdiren bir hikmet, cazibe-i rahmet-i Rahman ile ve incizab-ı muhabbet-i Şems-i Ezel ile bir cism-i insanı berk [şimşek] gibi arş-ı Rahman’a çıkaramaz mı?” İşte bunların hepsi Allah’ın (cc) kudret tecellileridir. Demek Hz. İsa (as), Allah’ın kudret tecellilerine mazhar olarak ve bu tecellileri temâşâ ederek beslenir ve hamd ü tesbihatına devam eder.

Allah’ın “Kadîr” ismine mazhar olan Hz. İsa (as) bizatihî kendisi de, hem genel anlamda her varlık gibi hem de hususî anlamda özel durumları bakımından “kudret tecellisidir.” Bunları şöyle sıralayabiliriz:

a) Babasız dünyaya gelişi, b) Yahudiler ve zalim Roma imparatorluğu gibi düşmanlarından kurtuluşu, c) Semaya yükseltildiği, d) Semada da İsm-i Kadîr’e mazhariyetleri, e) Ahirzamanda kıyamete alâmet olarak indirilip âlem-i İslâmı işgal edecek olan Deccala galebesi gibi harikalar sayılabilir.

Bütün bunlar ortada iken, Hz. İsa’nın (as) hayatta oluşunu inkâr eden ve nuzulünü reddeden ulemaü’s-su’ hakkında benim gördüğüm bir acı gerçek de, bunların münkirlerden daha tehlikeli oluşudur. Zira münkire münkir deyip kale almayız, fakat aynı davranış veya fikri din adına, üstelik adı ilahiyatçıya da çıkmış, hatta devşirme ünvanlı birisi, ki ben en azından bunların bir kısmının özel proje olduğuna inanıyorum, halkın karşısına çıkışı onların imanını sarstığından bunlara karşı sert konuşmak bende bir hamiyet haline geldi. Çünkü sahih rivayetleri de inkârla kendileri küfre gittiği gibi çoklarının imanını da tehlikeye atıyorlar. Demek ahirzamanda şerrinden kaçılması gereken hocalar bunlar olsa gerektir.

Bu vesileyle dikkatimi çeken ve hasretini çektiğim bir hususu da arz ederek konuyu bitirmek istiyorum. Mutedil, muhafazakâr ulema; müteşabih âyet-i kerîme ve hadis-i şeriflere teslimiyeti tam oldukları için, sadece nakille yetinip ispat cihetine gitmemişlerdir. Bediüzzaman ise; bu fitne ve fesat asrının, tahkikî iman vazifelisi olarak, o nassların; ilmî, aklî ve fennî boyutlarını da, dikkate alarak o gibi mevzuları asrın idrakine göre işlemiştir. M. Âkif’in “Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhamı, / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” dediği tam da budur.

İşte tabir yerinde ise bu dahi, bir Bediüzzaman farkıdır. Demek özellikle bu asır insanı için meseleyi aklî ve fennî olarak da temellendirmek lâzımdır. Zira, Bediüzzaman’ın ifadesiyle “Akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbalde, elbette bürhan-ı aklîye istinad eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur’ân hükmedecek.” Öyleyse âyet ve hadisleri, asrın ihtiyacına göre, ruh-u aslîsini rencide etmeden tefsir ve te’vil etmek gerekir.

Sonuç olarak Hz. İsa (as) hayatta olup, kıyametin şartları inişini gerektirdiği zaman nüzul ettirilecektir. (Belki de etti). Allah (cc) bizi de, idrak edip icraatına muavenet edenlerden eylesin. Âmin!

Okunma Sayısı: 1364
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Abdullah Tunç

    2.4.2021 18:16:49

    Enbiya süresi,34. Ayet'te, meaalen şunlar yazılı; Siz den önce hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik.Şim di sen ölürsen onlar bâki mi kalacak?

  • R.Kalyoncu

    2.4.2021 16:29:17

    Hz Isa'nın semaya cismen mi, ruhen mi yükseltildiği meselesi alimler arasında ihtilaflıdır. Bedenen vefat ettirilmiş, manen yükseltilmiştir diyenleri itham etmek hatadır. Çünkü onların arasında; 3/55. Ayete istinaden öyle hüküm veren Imam Maturidi ve Imam Gazali gibi zatlar da bulunmaktadır. Ilmî bir mesele bu şekilde münakaşa konusu edilmese daha iyi olur.

  • Sezai MUMCU

    2.4.2021 16:21:55

    7 kat semavata URUC ETMEYE İZİNLİLER, isterse ve hilkati de müsaitse yer içer ama buna Dünyadaki hayatı idame ettirenlerin ekserisi gibi mecbur değildir. Örneğin ADALETİN TECELLİ ETTİRİCİ MELEKLERİNDEN HZ. AZRAİL AS. a bir KABZ I RUH ANINDA bütün DÜNYANIN EN LEZZETLİ NİMETLERİNİ SUNSANIZ ZERRE KADAR ALMAZ yira hiç ihtiyacı YOK. Hz Azrail ne yer ne içer demek ABESTİR. Hz. İsa AS bulunduğu sema katında yemeye içmeye muhtaç değil hiç muhtaç olmadı.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı