Mektubun en çarpıcı ve sarsıcı bölümü ise şu ifadelerde gizlidir: “Onları dellâl-ı Kur’ân’dan enzar-ı cihana vaz’eden Hâlık (cc) bizim gibi kimsenin ümit ve tahayyül etmeyeceği âciz insanlarla bile neşir ve muhafaza ettirir. Bu işi ben sa’yim ile kudretim ile kazandım diyen hüddam o gün görecekler ki o mukaddes hizmet, zahiren ehliyetsiz görünen, hakikaten çok değerli diğerlerine devredilmiş olur kanaatindeyim.”
Dellal-ı Kur’ân, Kur’ân-ı Hakim’in hakikatlerini halka ulaştıran, onu tanıtan ve tebliğ eden görevli manasındadır. Kur’ân dellalı da Üstad Said Nursî’dir.
Hulusî Bey, buradaki metinde, risaleleri dünya gündemine taşıyan ana failin Cenab-ı Hak olduğunu vurgulayarak meseleyi doğrudan tevhid hakikatine bağlar. Allah’ın (cc) hiçbir şeyde sebeplere veya güçlü insanlara ihtiyacı yoktur. O, bu kutlu hizmeti zahiren hiç ümit edilmeyen, aciz insanlarla da neşrettirir ve muhafaza eder. Sebepler, İlâhî kudretin önünde sadece birer perdedir.
Hulusî Bey’in kendisini “aciz bir insan” olarak nitelemesi, yüzeysel bir tevazu gösterisi değildir. O, kendi aczini ve fakrını hakikaten derk etmiş bir ruh hâline sahiptir. Onu hizmette birinci sıraya taşıyan asıl sıçrama noktası da burasıdır. Aynı zamanda bu ifadeler, insanların olaylara ne kadar maddiyatçı, zahirperest ve sebeplere tapar (esbapperest) bir pencereden baktığını da ifşa etmektedir.
Mektuptaki “mukaddes” vurgusu son derece kritik bir uyarı taşır: Bu hizmet ilahidir, dünyevi hesaplara alet edilemez. Hizmet edenler (hüddam), “Bu iş benim çalışmamla, benim gücümle bu seviyeye geldi; ben olmasam bu hizmet yürümez” kibirine düşerlerse, hesap gününde büyük bir inkıtaya uğrayacaklardır. Hakiki mülk sahibi olan Allah, o mukaddes vazifeyi zahiren ehliyetsiz ve vasıfsız görünen, fakat ihlâsı nedeniyle katında çok değerli olan başka kullarına devrettirir.
Bu durum, okul yıllarında sıkça rastlanan bir tabloya benzer: Sınıfta öne çıkan, sürekli konuşan ve öğretmenle arası iyi olan öğrencilerin başarılı olacağı varsayılır. Ancak sınav günü geldiğinde, en arka sırada sessizce oturan ve hiç dikkat çekmeyen bir öğrencinin en yüksek dereceyi aldığı görülür. Nur hizmetindeki ölçü de bundan ibarettir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur; esas olan kardeşlik bağı ve ihlâstır. Ahir zamanın kaygan zemininde en önde görünmek, en büyük tehlikelere ve nefsi tuzaklara açık hale gelmek demektir. Bediüzzaman’ın “Ben de sizin bir ders arkadaşınızım” dediği bir vasatta, birinci talebenin de aynı hizada durması bu hakikatin en somut delilidir.
Yıllar önce tanıdığım muhterem bir büyüğümüz şöyle demişti: “Ben bu cemaatin ipiyim. Tespih tanelerini nasıl ip tutuyorsa, ben de öyle tutuyorum; ben olmasam bu yapı dağılır.” Kendisi dâr-ı bekaya irtihal etti; fakat o hizmet dağılmadığı gibi katlanarak devam etti. Çünkü ip de, tespih de, hizmet de O’nundur.
Merhum Hulusâ Yahyagil Ağabey’in Barla Lâhikası’nda ölümsüzleşen bu eşsiz mektubu, baştan sona bir benliği sıfırlama, emanete liyakat gösterme ve katıksız bir tevhid dersidir.