Toplumsal çöküşün, yok oluşun, tükenmenin temel sebebi insanî değerlerin kaybedilişidir.
Her toplumun aydınlanma, gelişme ve müreffeh olma sürecinde yaşadığı pek çok sorunun altında öz kaynaklarından yeterince istifade edemeyiş yatmaktadır.
Size hayatında “keşke”si, pişmanlığı, aldanmışlığı olmayan bir çoban yıldızından, bir dehadan ve onun çözüm önerilerinin birkaçından bahsedeceğim.
Toplumsal çürümenin gözle görülür emareleri; hukuksuzluk, zorbalık, saygısızlık, sevgisizlik, haksızlık, güvensizlik, bencillik, doyumsuzluk, ümitsizlik, bedbinlik, tembellik ve cehalettir. Bunların tuzu biberi ideolojik körlüktür. İdeolojik körlük; gerçekleri göremeyişin, girdaptan çıkamayışın temel sebebidir.
İnsan okul ve gönül gelişimi ve birlikteliği ile kemale ulaşır. Halen kahir ekseriyetin yeteri kadar tanımadığı, bigâne kaldığı bir deha, bir çoban yıldızı Bediüzzaman’dan söz etmek istiyorum.
Bediüzzaman Münazarat adlı eserinde; “Vicdanın ziyâsı, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizâcıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” (ESDE, Münazarat, s. 214.) der.
Bediüzzaman saltanat ve otoriter anlayışların hükmettiği bir dönemde yaşamıştır. Pek çok kişinin olarak gördüğü bu yönetim tarzına, “Eski hâl muhal, ya yeni hâl veya izmihlal” diyerek karşı çıkmış ve yenilikçi bir tutum sergilemiştir.
Bugün de çoğunluğun skolastik, bağnaz, anti demokrat, tek adamlık anlayışından kurtulamadığı, buna bağlı kısır çekişmelerin eksik olmadığı görülmektedir. Hâlbuki gelişme, aydınlanma, çağdaşlaşma ancak hür ve demokrat bir ortamda neşvünema bulabilir.
1908 Selanik Hürriyet Meydanı’nda hürriyetin ilânının üç gün sonrasındaki “Hürriyet’e Hitap” nutkunda hürriyetin toplumu gafletten uyandıracağını, mazlum milletleri bin derece terakki ettireceğini müjde verir.
Verdiği nutukta pek çok önemli konuya, mealen, şöyle değinir:
Ey vatan evlâları! Gidelim dâhil olalım; sağlayacağı faydalardan birincisi; kalplerin birleşmesi, ikincisi; millet sevgisi, üçüncüsü; eğitim, dördüncüsü; ataletten sıyrılıp çalışmak, beşincisi; sefahati terk etmektir. Sakın ey vatan evlatları! Sefahatlerle ve dinde laubalilikle tekrar hürriyeti öldürmeyiniz. İsrafat ve gayr-ı meşru lezzet ile esareti tekrar ihya etmeyiniz. Şimdi; millet birliği ve meşrutiyet ile anne rahmine geçtik, gelişip serpileceğiz. Belki güzel ahlâkın kapsamlılığı ile sahip olacağımız kabiliyet ve imanın verdiği bereket ve şiddeti; hakikate olan açlığın verdiği güçle fersah fersah mesafe alınacağını ifade eder.
Ey vatan evlâtları! Hürriyeti kötü anlamayın; ta elinizden kaçmasın ve kokuşmuş olan eski esareti başka kapla içirmekle bizi boğmasın. Zira hürriyet kurallara (yasalarla) uymak, şeriat adabı ve güzel ahlâk ile tahakkuk eder ve gelişir, uyarısında bulunmayı da ihmal etmez.
1908’deki bu uyarıların ne kadar anlamlı ve günümüz için de geçerli olduğunu görmekteyiz.
Yakın zamandan bir grup kitapseverin kitap analizi davetine katıldım. Söz konusu Grigory Petrov’un “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı idi. Bu kitapta 1917’de bağımsızlığını kazanan Finlandiya’nın gelişiminde izlenen yollar ve bu yolda rol alan eğitim gönüllülerinin çabaları anlatılmaktaydı. Zor şartlarda, hangi fedakârlıklarla, nasıl bir coğrafyada müreffeh bir ülke inşa edildiği gerçeği irdelenmişti. Bediüzzaman’ın yıllar öncesinde buna benzer çözümleri önermiş olması oldukça manidardı.
Günümüzde toplumsal çürümenin yaşandığı ülkemizde toplumsal barışın bozulduğu, vatanseverliğin törpülendiği, millî ve dinî duyarlığın yozlaştığı ve sefahatin her katmanda görünür hâle geldiği; özetle girdabın tam ortasında olduğumuz gerçeği ile yüzleşmeliyiz. Ardından da kolları sıvamalı ve yeniden diriliş için “Çoban Yıldızı”nın tavsiyelerini yerine getirmeliyiz.