“Nurcu” tabiri ilk kez 1943 yılında Denizli Mahkemesi döneminde, Said Nursî ve talebelerini suçlamak için bir itham sıfatı olarak savcılar tarafından kullanılmış ve Risale-i Nur eserlerini okuyan kişileri tarif etmek maksadıyla hukuk literatürüne girmiştir.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin de daha sonraları bu ismi kullandığı görülmektedir. Bediüzzaman’ın Münazarat haşiyesinde kullandığı “Eski Said dahi bir Nurcu olsun...” ifadesinden; Üstadın Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said dönemlerinde yazdıklarında bir tezatlık, bir çelişki olmadığı, bir bütünlük ifade ettiğini anlamak lazımdır. Dolayısıyla 1900’lü yılların başında izah ettiği “İttihâd-ı İslâm” mefkuresinin ve hayatının temel ideallerinden olan fikrin hayatının sonuna kadar devam ettiği ve Nur Talebelerine de “İttihâd-ı İslâm” idealinin tahakkuku için, bu uğurda gayret etmelerini miras bıraktığı anlaşılmaktadır.
Bediüzzaman Hazretlerinin hayatının ilk dönemlerinde söylediği “Bir nur çıkacak, bir nur görüyorum” hakikatine ömrünün son dönemlerinde yaptığı şerhlerinde, söylediği bu sözün bir manada gerçekleşmesinin “İttihâd-ı İslâm”ın çekirdeği olarak vasıflandırdığı âlem-i İslâmdaki gelişmeleri, birkaç İslâm ülkesinin istiklaliyetlerine kavuşmalarıyla meydana gelen İslâm Devletlerini, özellikle Hint Yarımadasında Pakistan ve Güney Asyada Endonezya’nın bağımsızlık kazanmalarını delil olarak saymıştır. Arap Birliği ve İslâm birliğinin büyük bayramının başlangıcı olarak sevincini izhar ettiği mektubunda:
“...çok zamandan beri esaret altında kalmış ve istiklaliyetini kaybetmiş Hindistan, Arabistan gibi âlem-i İslâm’ın büyük memleketleri birer devlet-i İslâmiye şeklinde Hint’te yüz milyon bir devlet-i İslâmiye, Cava’da elli milyondan ziyade bir devlet-i İslâmiye ve Arabistan’da dört beş hükûmet bir cemahir-i müttefika gibi Arap birliği ile İslâm birliğini birleştirmesindeki âlem-i İslâm’ın bu büyük bayramının mukaddimesini tebrik...” (Emirdağ Lahikası, 206. Mektup, s. 307) demektedir.
Meşrutiyet ve Hürriyetin ilan edilme sürecine fikrî büyük katkıları olmasına rağmen, bazı çevrelerin onun hakkında evhama düşmelerine engel olamamıştır. Kendi şahsı ve takip ettiği fikirlerle fikren tasvip edip desteklediği hareketler hakkında gelişen evhamlar, endişlere cevap için kaleme aldığı makalesinde “ittihâd-ı İslâm”ın net tarifini yapmıştır. “İttihâd-ı İslâm” dediğinde dünyada yaşayan tüm mü’minleri kasdettiğini, yoksa lokal manada İstanbul ve Anadolu’da bir grup cemaati kastetmediğini şöyle ifade etmiştir:
“İttihad-ı İslâm olan İttihad-ı Muhammedî (asm) dediğimiz vakit umum mü’minlerin mabeyninde bilkuvve veya bilfiil sabit olan ittihad muraddır. Yoksa İstanbul ve Anadolu’daki cemaat murad değildir.”
Makalenin devamında vizyonunun ne kadar geniş olduğunu izah için doğu, batı, güney ve kuzey nerede mü’min ve Müslüman var ise beraber olunmasına dikkat çekmiş:
“Benim dâhil olduğum cemaat, burada tafsil ettiğim ittihad-ı İslâm’dır. Yoksa, mûterizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cemiyet-i mütehayyile değildir. Bu dinî heyet efradı, şarkta olsa, garbda olsa, cenubda olsa, şimalde olsa, beraberiz.” (ESDE, s. 58-63)
Yine aynı tarihlerde gazetede yayımlanmış bir makalesinde, “İttihâd-ı İslâm”ın umum mü’minleri kapsadığını, hariçte kimsenin kalmaması gerektiği ikazını yapmıştır: “Hem de anlaşıldı ki, ittihad-ı İslâm, umum askere ve umum ehl-i imana şâmildir. Hariç kimse yoktur.” (ESDE/Makalat, s.79)
İttihad-ı İslâm’ın gayesini sadece siyasi bir birlik değil, tüm İslâm dünyasının kalben ve fikren kenetlenmesi olarak görmüştür. “Siyasî Hedef” olarak da; İslâmî devletlerin bir blok oluşturarak “Cemahir-i Müttefika-i İslâmiye” (Birleşik İslâm Cumhuriyetleri) şeklinde teşekkül etmesini arzu etmiştir.
—Devam edecek—