Matbaanın ülkemize girmesinden hayli zaman sonra 19. yüzyılın ortalarından itibaren görülen matbuat yani basın yayın vasıtaları yayınlandıkları ilk günden itibaren önemini her geçen gün hissettirmiştir.
Mesela, 20. yüzyılın başında İkinci Meşrutiyet’in ilanında etkisi inkâr edilemeyecek kadar büyük olduğu da bilinen bir gerçektir.
Günümüzde ise, basın ve iletişim araçlarının her çeşidi olan medya; sosyal ve siyasî hayatta dördüncü güç (dördüncü kuvvet) olarak isimlendirilir. Bu kavram, yasama, yürütme ve yargı erklerinin ardından medyanın kamuoyu oluşturma ve yönetimi denetleme gücünü ifade etmek için kullanılmaktadır.
Bediüzzaman Hazretlerinin İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği dönemde 1907-1909 yılları arasında farklı basın yayın organı, gazete, dergi ve mecmualarda yazılar yazdığı bilinmektedir. O günün şartlarında meşrutiyet, hürriyet, istibdat hakkında Kur’ânî ölçüleri topluma ulaştırmak için basın vasıtasını kullanmıştır. Daha sonraları Külliyatı neşrederken 1940’lı yılların ortalarında, İkinci Dünya Savaşı’nın bittiği dönemde “...matbuat âlemi ile tezahüre başlamak...” tan bahsetmiş ve istikbale ait vizyonunu ortaya koymuştur: “Risale-i Nur, bu mübarek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli manevî belâyı def’ etmek için, matbuat âlemi ile tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.” Mektubun devamında iki tehlikeden birincisini “dinsizlik cereyanı” olarak tarif etmiş, ikinci bela ve tehlike olarak da, Süfyaniyet belasının İslâm âlemi arasına ektiği ırkçılık kaynaklı nifak tohumunu ortadan kaldırmak için “...matbuat lisanıyla konuşmak...” lazım geldiğinin ihtar edildiğini şöyle ifade etmiştir: “Âlem-i İslâm’ın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ittihamlarını izale etmek için, matbuat lisanıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.”
Bu cümleden ve devamındaki izahtan, İslâm âlemi ile ülkemiz arasına sokuşturulan kin ve nefretin bir sonucu olan düşmanlık duygusunun ortadan kaldırılması ve İslâm’ın emrettiği kardeşlik anlayışının yerleştirilmesi ile bir nevi ittihad-ı İslâmı temin edebilmek için medya unsurlarının kullanılma zamanın geldiğini veya geleceğini ifade etmiş ve Risale-i Nur şahs-ı manevîsinin ehemmiyetine dikkat çekerek şöyle beyan etmiştir: “Ben dünyanın halini bilmiyorum, fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyan-ı semaviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kal’a olduğu gibi, âlem-i İslâmın ve Asya kıt’asının hâl-i hazırdaki itiraz ve ittihamını izale ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iade etmeye vesile olan bir mu’cize-i Kur’âniyedir.” (Mektubat, s. 563.; Emirdağ Lâhikası, 62. Mektup, s.133.)
— Devam edecek —