Muhabbet, ne hoş; nefret ise -büyük küçük- ne boş şey.
Bir zamanlar el ele, dere tepe koşardık; gönlümüzde inşirah, kaba sığmaz coşardık.
Bugün gelinen noktada ne o günkü insan ne de o zamanki heyecan kaldı. Çünkü, “Eski çamlar bardak oldu.”
Evvelce;
Bir kahvenin hatırını en az kırk yıl sayardık,
Bir kardeşin avazını, nerde olsa duyardık,
Ne oldu da şu günlerde bu hasleti yitirdik,
Değil kahve, değil telve; fincanı da bitirdik.
(ARA)
Maalesef, günümüzde ne kahveci ne de hatırı sayılacak kahve kaldı.
Artık, kahveler, “Üçü bir arada” cinsinden; her lezzetin adı var, her niyetin birden fazla tadı var!
Dolayısıyla, insanî ilişkiler; hatır gönül, dostluk mostluk o mis kokulu Brezilya kahvesinin “üçü bir arada” tercihine feda edildiği gibi, küçük hesaplara büyük değerler fedâ edilir oldu, dönüp duran dünyada.
O, öyle; bu, böyle; şu, şöyle…
Yani “armudun sapı, üzümün çöpü” geldi kondu koltuğa!
Ağız dolusu lâf üstüne lâf ürettik, muhabbeti körelttik.
“Benden sonra tufan” mantığı; “ben varsam her şey var, ben yok isem yok olsun” tarzındaki düşünce sakatlığı üzerine inşa edilecek olan davranış yapısı insanı, dar kalıba hapseder.
Halbuki dünya, herkese yetecek kadar geniş; herkesin yeryüzünde, bir iskemlelik yeri var.
Bazen, bazı şeyleri, var oldukları müddetçe, varlıklarından vazgeçilmez zannediyoruz.
Nedense, dünün, dünde kaldığını bir türlü görmüyoruz!
Halbuki, gramofon iğnesi gibi, bir çizgiye takılıp kalmamalı; tekrar eden nakarattan ayrılıp, makasıda varmalı.
Zikirleri, fikirleri, bakışları, bugüne çevirmek; hakikati, üryan görmek gerekir. Tâ ki, gözümüzden sis perdesi silinsin.
Aksi hâlde, beyhude hem kendimiz yanılır hem de başkalarını yanıltabiliriz.
Hepimiz biliriz ki, gökyüzü hep pırıl pırıl; denizler de her zaman çarşaf gibi olmazlar.
Tıpkı yolların biteviye dümdüz olmadıkları gibi…
Hâl böyle olunca: Zaman zaman, ne yaptıklarımıza değil; bazen de oturup, ne yapmadıklarımıza; neleri yapamadığımıza bakmak gerekmez mi?
Evet, kabahati kabul etmek mertliktir; çünkü bu davranış kişinin dürüst, cesur ve olgun oluşunun resmidir.
Bilinirse, bir yanlışın telâfisi mümkündür.
Bediüzzaman, “Bâkî ve güneş gibi ve elmas misilli hakikatler, fânî şahıslar üzerine bina edilmez[…]” (Şualar, s. 595.) demiyor mu?
Madem öyle; doğruları idrak edip, önümüze bakalım.
Ve böylece, görmediklerimizi görelim; bilmediklerimizi bilelim.