Soru: Müslüman dünyasının terakkî modeli seküler olmak zorunda mı? Ya da neden seküler olmamalı?
Globalleşen dünyamızın, ağırlaşan günahları içinde kurtuluşumuzun tek reçetesi, bana göre “takva”dır. Takva ise; menhiyattan ve günahlardan içtinap etmek, amel-i salih ve emir dairesinde hareket edip hayrat kazanmaktır.
Buna parmak basmak gerekiyor artık. Yaşadığımız çağın modern ehl-i dalâlet aktörleri, bizleri de (ehl-i İslâmı) kendi dünyalarının çeşitli unsurlarına, nazar-ı dikkatlerimizi kendilerine çevirtiyorlar. Hem ilmî, hem de teknolojik açıdan harika şeyleri önümüze serip, kullanımımıza sunuyorlar, vazgeçmek ya da sırtını dönmek ise gerçekten çok zor.
“Öyle de hırs-ı hayat, hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan, fıtrat-ı insaniyede derç edilen bir cihazat-ı insaniye (akıl, kalp, ruh gibi), çok sebeplerle yaralanmış, sair letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış, vazife-i hakikiyelerini unutturmaya başlamış.’’ (Bediüzzaman)
Cazibedar, sefihane, sarhoşane ve şâşaalı bir eğlence parkı kurulmuş ve vazifesini unutan ben-merkezli insan; vazife-i asliyesini ve gerçek gayesini unutmuş bir halde, zavallı mı? Bilinmez…
Çocuklar, gençler, ihtiyarlar, serseriler, büyük makamlarda bulunanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılarak dünyevîleşme-sekülerleşme adına hakikî vazifelerinden adeta uzaklaşmışlar.
Bu global aktörlerin sunduklarına katılır, kabul eder ve yaşantılarının bir parçası hâline gelir olmuşlar. Sekülerleşmeye ilk adım atılmış, zihinlerde başlayan değişim yaşantıda da etkili olmaya başlamıştır.
Aslında yaradılışımızın gayesi ise sadece ve sadece ahiret hayatını kurtarmak, İman-ı Billâh, Marifetullah ve Muhabbetullah olmalıdır. Ebedî saadet ve hayatı yakalamak adına günleri geçirmemiz gerekirken; dünyevî hadiselere pür dikkat kesilmiş, dehşetli ve dehşetli olduğu kadar da meraklı hale sokulmuş.
Aslî vazifeden ve ulvî lâtifelerden uzaklaştırılan insan, sekülerizmin dünya kadar büyük meşgale girdabında kaybolmaya mahkûm edilmiş.
İnsan, aklını, kalbini ve lâtif duygularını dünyevî algılara ve nefs-i emmarenin arkasına takarak hayata böyle bakmaya ve yaşamaya başlamış. Sabah evinin kapısından çıkarken başlayan bu hayat stili, akşam eve girinceye kadar (sabah 08:00’den akşam 18:00’e kadar) her gün hayatının 10 saatlik dilimini, sekülerizmin “Eller yukarı!” deyip esir ettiği, aceleci ve telâşlı bir hayat şekli haline sokmuş. Gününü tamamen dünyevîleştiren bir yapısal değişim oluşturmuş durumda.
Hastalık, savaş, yolculuk ya da benzer durumlarda ruhsat olarak verilen, ibadetlerin kısaltılarak yapılması hali, sekülerleşen duygu ve düşüncelerin esiri olan ruhumuzun ve kalbimizin, aceleci tavrı karşısında, hayata (dünyevîleşmeye) koşar adım geçmek arzusuna esir düşmüş. Huzur içinde yapılması gereken ubudiyetlerin bir an önce yapılarak vazife gibi görülmesi ile karşı karşıya kalmış durumdayız.
Sekülerizm pençesi altında bu ruhsatı, adeta hayatımızın vazgeçilmez bir standardı hâline getirmişiz. O kadar yoğunuz ki sadece iki dakikaya sığdırılan ibadetler, ulvî duygularımıza ne kadar fayda verecek ve ihtiyacımızı ne kadar karşılayacaktır?
Elmas hükmündeki umur-u diniyeye âdî, dünyevî, zararları olanı tercih etme durumuna giriliyor. “Bu asrın bir hassası şudur ki: Hayat-ı dünyevîyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor, yani kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara bilerek tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş’’. (Bediüzzaman)
İnsanın günlük hayatında, israfat, iktisatsızlık, kanaatsizlik ve hırs yüzünden hem bereket ortadan kalkıyor, hem de sekülerizmin bitmek bilmez-tükenmez ihtiyaçları karşısında fakr-u zaruret durumu oluşturup, onu peşinden koşturtuyor. Maişet ziyadeleşmesini adeta dinamitliyor ve böylelikle; israfat, cazibedar hale getiriliyor. İktisatsızlık, sefihane hayatı tetikliyor. Kanaatsizlik, sarhoşane tarzda etrafa saldırtıyor. Hırs, şaşaalı hayat için her şeyi mübah hale sokuyor. Yani dünyevîleştikçe sekülerleşiyoruz, ya da sekülerleştikçe dünyevîleşiyoruz!
“Hizmette de kullanıyoruz, ya da hizmete müteallik’’ sloganı ile sekülerleşen yönümüzü, kalbimizin sızısını, aklımızın düşüncelerini azaltabilecek kılıflar bularak, zaten akan giden bu hayat sarmalında nazar-ı dikkatlerimizi hayatiyeti olmayan ihtiyaçlarımıza ve bunlara sahip olabilmek adına dünyaya çeviriyoruz.
Büyük bir mesele-i diniye olan ahiretimizi kurtarma ve iman dâvâsı adeta yara alıyor.
Kur’ân’da; iman hizmeti, iman hakikatleri bu kâinatta her şeyin fevkindedir. Hiçbir şeye tabi ve âlet olamaz. (Sözler)
Sekülerleşen yaşantımızda, kendimizi bu durumdan korumanın yegâne reçetesi Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan’ın bu asra bakan tefsiri, Risale-i Nurlar olabilir.
Bunun için “metin, sarsılmaz, sebatkâr, halis, sadık, fedakâr ve mukavemetli” olmak gerekiyor. Bu da yetmiyor, dünyevîleşmenin pençesinden kurtulmak için “sadakat, metanet, ihlâs ve tam itimat” gerekiyor. O yüzden dünyevîleşen duygularımızın, düşüncelerimizin, fiillerimizin kurtulabilmesi ancak ve ancak ‘’takva’’dan geçiyor.
“Kur’ân-ı Hakîm’in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i salihdir’’ tesbiti ile iç ve dış dünyamızın terakki etmesine çalışmalıyız. Sekülerleşen bu girdaptan kurtulabilmenin yegâne çaresi ortada. Takvayı elinde tutmak, helâl dairesinde kalabilmek ve iman hakikatlerini yaşamak...
Tâ ki sekülerizm evin kapısının önünde bırakılıp, içeriye girmesin. İçeride, bütün kuvvetiyle takva kokan yaşantısını, medrese tarzı ile ailesine taşımak olsun. Selâm ve duâ ile...