(Dünkü yazımızda, asrın fırtınalarına karşı sığınabileceğimiz en müstahkem kal’anın şahs-ı manevî olduğunu ve kişisel enaniyetlerin bu kaleye nasıl zarar verebileceğini vurgulamıştık. Bugün, bu kalede sarsıntı oluşturabilecek fitnelere karşı almamız gereken nefis muhasebesini ve uhuvvet düsturlarını ele alıyoruz.)
Fitneye Karşı Nefis Muhasebesi ve Şefkat Kucağı
Bilmeliyiz ki fitne uykudadır ve onu uyandıracak adımlardan kaçınmak her birimizin şahsi basiret imtihanıdır. Zaman zaman nefsimizin, hırsımızın ve enaniyetimizin kurbanı olarak zaaflarımızı tetikleyecek hallere düşebiliyoruz. Ancak bu teyakkuz halini asla birbirimizi itham etmeye, tezyif etmeye veya gıybet ve iftira kapılarını aralamaya bir vesile kılmamalıyız. Başkasına değil, en başta kendi kapımızın önüne bakmalı, “Nefsini itham eden kusurunu görür” hakikatince evvela kendi nefsimizi sorgulamalıyız.
Ayrılık hiçbir sorunu çözmüyor; aksine yaramızı büyütüyor. Yolda yürürken ayağı takılan, geride kalan veya muvakkat bir sarsıntı geçiren bir kardeşimizi parmak sallayarak tezyif etmek değil; "ben de aynı hatalara düşebilirdim" idrakiyle, Nebevî bir ahlak ve şefkatle kucaklamak, elinden tutup kervana yeniden katmak zorundayız.
Mü’min kardeşimizde tecelli eden imânî bağlar; birbirimizin kusurlarına insaniyetin bir gereği ve kendi nefsimizin bir aynası olarak bakmayı, haricî fırtınalara karşı içimizdeki münakaşaları derhal kenara bırakmayı gerektirir. Bediüzzaman Hazretlerinin işaret ettiği gibi, kardeşimizin hünerleriyle ve meziyetleriyle iftihar etmek, kendi gıpta damarlarımızı teskin edip "sırr-ı ihlas" ile tefani etmek asıldır.
Şimdi hepimiz için şahsî enaniyetlerimizi, iktidar ve taraftar toplama heveslerimizi şahs-ı manevînin ihlas havuzunda eritme zamanıdır. Bize düşen; şahısların muvakkat gölgelerine değil, hakikatin değişmez nuruna taraf olmaktır. İyilerin, yani hepimizin el ele vermesi, kırgınlıkların samimi bir nefis muhasebesiyle tamir edilmesi, "Şirket-i Maneviye"nin istikametine olan itimadın yeniden tesis edilmesi şarttır.
Ancak unutulmamalıdır ki, bu kenetlenme yüzeysel bir birliktelikle gerçekleşemez. Hakiki ittihadın temeli, kişinin kendi nefsini tezkiyesinde ve 'terk-i enaniyet' makamında saklıdır.
(Yarın son bölüm)