Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri 31 Mart Vak’ası’nın ardından İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti üyeliği ve isyana destek verme suçlamalarıyla 1909 yılında Divan-ı Harb-i Örfî, yani zamanın sıkıyönetim mahkemesinde idam talebiyle yargılanmıştır.
Beraatle neticelenen bu yargılama günümüz hâdiselerine yüz yıl öncesinden ışık tutmaya devam etmektedir.
Bediüzzaman, emsalsiz savunmasını içeren “Divan-ı Harb-i Örfî” adlı eserinde; İttihad-ı Muhammedî kavramının dar siyasî fırkalara veya cemiyetlere hasredilemeyeceğini, bu mukaddes ismin bütün mü’minleri kapsayan umumî bir hakikat olduğunu belirtir. Bu minvaldeki isimler altında teşekkül eden fırkaların, toplulukların ise büyük bir sorumluluk altında olduklarından, yapacakları hataların o mukaddes isimlere de temas edebileceğinden son derece çekindiğini de belirtir. Ancak bu işin vicdanen mesuliyet yönüdür. Bu çeşit isimler altında toplananlardan hedefleri İslâm ahlâkı ile ahlâklanmak, imanını kâmilleştirmek ve sünnet-i seniyeyi yaşayabilmek olanlar ise hiçbir şekilde suçlanamaz. “Amacın buysa şu fırkaya ya da topluluğa değil de şuna git, katıl.” şeklinde zorlanamaz, yadırganamaz. Vicdanları besleyen dinamikler farklılık arz edebilir. Fıtratların çeşitliliğine bağlı olarak, gaye aynı da olsa yollar farklılık gösterebilir. Gaye-i maksadı iman olan bir kişinin bir gruba imanı için dahil olması onun yegâne hür tercihidir.
İşte Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri savunmasının bazı bölümlerinde, İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti üyeliğinin bir suç teşkil ettirilerek insanların cezalandırılmasına karşı; “Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı İslâm hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedî’nin (asm) cihetü’l-vahdeti tevhid-i İlâhîdir. Peyman ve yemini de imandır. Encümen ve cemiyetleri, mesâcid ve medâris ve zevâyâdır. Müntesibîni umum mü’minlerdir. Nizamnamesi Sünen-i Ahmediyedir (asm). Kanunu evâmir ve nevâhî-i şer’iyedir.” der. 1 Aynı eserin ilerleyen sayfalarında, “Böyle bir İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti reisi ve seyyidi Fahr-i Âlemdir (asm). Hem de, her ferdin de, her cemiyet-i diniyenin de reisi yine odur, hem de reis-i âlemdir.” 2 gibi hakikatleri beyan eder. Bu şekilde teşekkül eden her dinî topluluğun, iman maksatlı grubun reisinin yine Efendimiz (asm) olduğunu ayrıca vurgulaması oldukça dikkat çekicidir. Yani böyle samimî toplulukların zâhiren reisleri, yöneticileri olsa da hakikatte Reisleri Efendimiz’dir, (asm) üyeleri tüm mü’minlerdir. Dolayısıyla bu topluluklar yıpratılmamalı, suç varsa bu sadece şahısları ilgilendirmeli, mukaddes kavramlar incitilmemelidir.
Bu doğrultuda Afyon Hapishanesi münasebetiyle Bediüzzaman’ın talebelerinden Hulusî Yahyagil’in bir hatırası şöyle:
Afyon’u hapishane yap!
Afyon’da savcının ısrarla Nur talebelerinin isim ve sayılarını sorması üzerine, Üstad: ‘Afyon’u hapishane yap, ben de talebelerimin hepsinin ismini söyleyeyim!’ diye cevap vermiş.” 3
Evet, bazen tüm bir şehir hatta tüm bir ülke hapishane olmalı ki belli bir dinî grup veya topluluk da mesul olabilsin...
Dipnotlar:
1- Eski Said Dönemi Eserleri, Makâlât s. 57.
2-Age., s. 68.
3-Hulusî Yahyagil, Mufassal Tarihçe-i Hayat, Cilt. 3., s. 1273.