Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Gençlik Rehberi’nde hepimizin hafızalarına kazınan o sarsıcı tespiti yapar: “Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşrûada kalmazsanız, o gençlik zâyi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette kendi lezzetinden çok ziyâde belâlar ve elemler getirecek...”(Sözler, On Üçüncü Söz)
Bu hakikat, hem şahsî hayatımız için dehşetli bir ikaz hem de toplumsal ve imanî hizmetlerimiz için hayati bir vurgudur. Gençlik; bahar gibidir, hızla geçer. Rüzgâr gibidir, elde tutulmaz. Ancak meşru dairede, iman ve Kur’an hizmetiyle taçlandırıldığında ebedî bir gençliğin ve saadet-i ebediyenin tohumu hâline gelir.
Fakat bugün Risale-i Nur Külliyatı’ndan bu derin hakikatleri okurken, gözümüzü kitaptan kaldırıp etrafımıza, ders halkalarımıza, gazete temsilciliklerimize ve hizmet merkezlerimize çevirdiğimizde içimizi sızlatan acı bir soru zihnimize takılıyor: “Peki, cemaatimizde ne kadar genç var ki?”
Haftalık derslerde, seminerlerde veya hizmet programlarında başımızı çevirip baktığımızda çoğu zaman saçlarına ak düşmüş, ömrünü bu davaya adamış emektar ağabeylerimizi ve ablalarımızı görüyoruz. Elbette onların varlığı, sadâkati ve fedakârlığı başımızın tacıdır. Ancak bir hizmetin istikbali, o hizmetin genç nesillerle ne kadar neşvünema bulduğuyla doğrudan alakalıdır. Üstad’ın “Gençlik kat’iyen gidecek” ihtarını şahsî bir nefis muhasebesi olarak mı görüyoruz, yoksa cemaat olarak elimizdeki gençlik potansiyelini kaybetmenin hüznünü mü yaşıyoruz?
Bugünün gençliği; dijital çağın getirdiği yoğun illüzyonlar, felsefi çalkantılar ve ahlaki erozyonlarla karşı karşıya. Onlar için vakit gerçekten de çok hızlı akıyor ve “gençliğin zayi olma” tehlikesi hiç olmadığı kadar büyük. Tam da bu noktada, “Sizdeki gençlik gidecek” hakikatini en çok duyması ve hissetmesi gereken kitlenin, ders salonlarımızda yeterince yer alamayışı üzerinde derin derin düşünmemiz gereken bir meseledir.
Gençleri dinlemeli, onların dilini ve zihin dünyasını anlamalı; Risale-i Nur’un asrın sorularına verdiği ikna edici cevapları onlara ulaştıracak güncel metotlar geliştirmeliyiz. Onları birer “dinleyici” değil, hizmetin asli birer “öznesi” ve geleceğin teminatı kılmadığımız sürece bu kan kaybını durdurmak zor olacaktır. Gençlik gidecek, evet; fakat gençliği meşru dairede ve hizmet bünyesinde tutamazsak, sadece şahsî gençlikler değil, hizmetimizin geleceği de elimizden kayıp gidecektir.
Yeni Asya camiası olarak, Bediüzzaman’ın Gençlik Rehberi’nde ortaya koyduğu hakikatleri günümüz gençlerinin ruh ve zihin dünyasına ulaştıracak yeni ve kucaklayıcı yollar geliştirmek zorundayız. Dershanelerimizin ve daha da önemlisi gönüllerimizin kapılarını gençlere sonuna kadar açmalı; onların sorularını, beklentilerini ve dünyalarını anlamaya gayret etmeliyiz. “Cemaatimizde ne kadar genç var ki?” sorusunu bir sitem olarak değil, ciddi bir özeleştiri ve somut bir yenilenme çağrısının başlangıcı olarak görmeliyiz.
Çünkü unutmayalım ki; bir davanın geleceği, mekânların genişliğinde değil, o mekânları dolduran gençlerin inancında ve heyecanında gizlidir.
— Devam edecek—