21. yüzyılda insanlık, maddenin sırlarını çözme noktasında büyük bir mesafe kat etti.
Artık atomu parçalayabiliyor, kuvvetleri ve yasaları en küçük değerlerine kadar ölçebiliyoruz. Semavatın işleyişine dair birçok kapı araladık, birçok sırrı keşfettik. Teknoloji ile maddeyi kullanma ve yönlendirme noktasında tarihte görülmemiş imkânlara ulaştık. Yapay zekâ gibi yeni imkânlarla insanın madde üzerindeki tasarrufu daha da arttı. Fakat bütün bu terakkiyle beraber sessiz ve derin bir kayıp da büyüdü: Mananın idraki zayıfladı.
Asrımızda nazarlar, eşyanın manasından çok maddesine çevrilmek isteniyor.
Eşya, hakikate işaret eden bir ayet gibi değil; kendi kendine kaim bir sistem gibi gösterilmeye başlandı. Bu ise mana-yı harfîden uzaklaşıp mana-yı ismîye saplanmaktır. Yani varlığı, sahibi hesabına değil; kendi hesabına okumaktır.
Hâlbuki eşya kendi kendini izah edemez.
Bir harf nasıl kendi başına bir anlam taşımazsa, şu kâinatın mevcudatı da kendi namına okunamaz. Madde, zatında manasızdır; mana ise onun işaret ettiği hakikatte saklıdır.
Bir çiçek sadece biyolojik bir yapı değildir. Belki bir ilmin, bir hikmetin ve bir iradenin küçük bir fihristesidir. Yıldızlar yalnız ışık saçan maddî gök cisimleri değildir. Belki hassas ölçülerle kurulmuş azametli bir nizamın memurlarıdır; hem en mahir Nakkaş’ın (cc) süslü kandilleridir.
Mana çekilip alındığında eşya yalnız maddeden ibaret kalır. Kâbe’ye sadece taş ve duvar nazarıyla bakılırsa, ondaki kudsiyet görülemez. Sıradan, hatta basit bir mimarî yapı gibi görünür. Hâlbuki onu kıymetli yapan, yapısı değil; işaret ettiği ubudiyet ve kudsî manadır.
Mesele yalnız maddenin varlığı değil, ondaki manayı okuyabilmektir. Bunun için sadece göz yetmez; idrak de gerekir.
İnsana verilen manayı okuyabilme istidadı da başıboş değildir. Nasıl görme El-Basîr ismine, işitme ise Es-Semî’ ismine işaret ediyorsa; eşyanın ardındaki hikmetleri fark edebilme kabiliyeti de El-Hakîm ismine ayinedarlık eder. Hikmet, yalnız görmek değil; görünen şeydeki maksadı okuyabilmektir.
Nitekim herkesin görmesi bir olmadığı gibi, mana okuyuşu da bir değildir. Kimi baktığında yalnız sureti görür, kimi ise aynı şeyde derin hakikatleri fark eder.
Bu cihetle insan, yalnız maddeyi inceleyen bir mahluk değildir. Aynı zamanda manayı okuyabilen bir misafirdir. Belki de insanı diğer canlılardan ayıran en büyük sır budur: Eşyaya yalnız bakmaması, onda mana aramasıdır.
Neticede madde susmaz; fakat kendi başına da konuşmaz. Onu konuşturan şey nazardır. Mana-yı harfî ile bakıldığında eşya bir harf olur, sonra bir kelimeye, ardından manalı bir cümleye dönüşür. Mana-yı ismî ile bakıldığında ise yalnız sessiz ve ruhsuz bir nesne hâline gelir.
Demek mesele, maddenin varlığı değil; nasıl okunduğudur.
İnsanın bir cihette hakikî kıymeti, ne kadar gördüğünde değil; gördüğü şeyde ne kadar mana okuyabildiğindedir.
Mana-yı harfî nazarıyla kâinata bakan ve eşyadaki derin hakikatleri okumaya çalışan Bediüzzaman Said Nursî’nin manayı okuyabilme, hatta en ince işaretler arasından adeta manayı avlayabilme kabiliyetini bu seri boyunca nazarınızdan uzak tutmayınız.