12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden yarım asra yakın bir zaman geçti. Darbeyi yapanlar, Türkiye’nin sadece o gününü değil, gelecek 50, hatta 100 yılını şekillendirecek bir düzen kurma iddiasıyla ortaya çıktılar.
Sonraki yıllarda 28 Şubat ve 15 Temmuz gibi iki önemli hadise de bu sürecin farklı biçimlerdeki devamı olarak gündeme geldi.
12 Eylül’e giden süreçte Türkiye’nin içindeki siyasî ve sosyal hadiselerin yanında, bölgedeki gelişmeler de önemli bir atmosfer oluşturdu. 1979 İran Devrimi ve aynı yıl Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgali, Soğuk Savaş şartlarını daha da sertleştirdi. Türkiye’deki istikrarsızlık ve çatışmalarla birlikte bu gelişmeler, askerî müdahale için gerekçe ve bahane olarak kullanıldı.
İhtilâlin önemli generallerinden birinin sonradan yaptığı açıklamalarda, ihtilâlin olgunlaşması için bir yıl daha beklendiği ve kan dökülmesine karşı gerekli adımların atılmadığının ifade edilmesi, yaşananların arka planının ne kadar düşündürücü olduğunu göstermektedir.
Terörde binlerce insanın hayatını kaybetmesi, darbe sonrası yüz binlerce insanın gözaltına alınması ve tutuklanması sadece birkaç generalin makam ve mevki kazanması için yapılmış olamazdı. Asıl mesele, Türkiye’nin siyasî ve sosyal yapısının uzun yıllar boyunca yeniden şekillendirilmesiydi. İhtilâlin arkasındaki güç ilişkilerine bakıldığında, Türkiye’ye ve İslâm dünyasına 1920’lerde biçilen rolün güncellenerek devam ettirilmek istendiği de önemli hedeflerdendi.
Sağın Merkezinden Tek Adam Sistemine
1950’den itibaren yapılan seçimlerde Türkiye’de siyasî tercihler kabaca yüzde 70 sağ, yüzde 30 sol şeklinde bir dengeye oturmuştu. Bu durum zamanla daha da belirginleşiyordu. Radikal akımlardan uzak, güçlü bir merkez sağın varlığı, toplumun siyasî tercihlerini belli bir istikamette yönlendirmeyi giderek zorlaştırıyordu.
Bu noktada sağın merkezini zayıflatacak, siyaseti yeniden şekillendirecek bir düzen kurulması gündeme geldi. Vesayet aracı değiştirilecekti. Parti kapatmaları ve seçim barajı gibi uygulamalarla Meclis’te temsil dengeleri değiştirildi. Böylece koalisyonların önüne geçilmesi ve daha güçlü hükümetlerin kurulması hedeflendi.
Koalisyonların elbette çeşitli sıkıntıları vardı. Fakat farklı siyasî kesimlerin Meclis’te bulunması, iktidarın tek elde toplanmasını da zorlaştırıyordu. Buna karşılık tek adam sistemlerinde bütün yetkilerin bir şahısta toplanması, siyasetin içeriden veya dışarıdan yönlendirilmesini kolaylaştırabilecek bir zemindir.
Bunun ekonomik tarafı da vardır. Şeffaflığın ve denetimin zayıfladığı yönetimlerde yolsuzlukların artmasıyla kamu kaynakları belli çevrelere haksız olarak aktarılmaktadır. Bu şekilde elde edilen gelirlerin daha güvenli olduğu gerekçesiyle ülke dışındaki finans merkezlerine taşınması dünya para piyasasında sık karşılaşılan hadiselerdendir. Batı’daki bazı lobilerin Asya’daki baskıcı rejimlere destek vermesinin sebeplerinden biri de bu ekonomik ilişkilerdir.
Şüphesiz bu düzen bazı çevrelere kısa vadede kazanç sağlayabilir. Fakat halkın dediği gibi, “hazıra dağlar dayanmaz”. Bir millete yüz yıllık biçilen rol, kaynaklar tükendiğinde ve milletin direnci arttığında elli yılda da sona erebilir.
Milletin geleceğiyle oynamak, topluma 1950 öncesi tek parti modellerini giydirmeye çalışmak beyhude bir gayrettir. Hiçbir milletin iradesi ilelebet ortadan kaldırılamaz.
Bugün ihtiyaç, geçmişin yaralarını sarmak ve yeniden kaynak üretecek bir yapılanmaya yönelmektir. Bunun yolu da adalet, hürriyet, meşveret, kuvvetler ayrılığı, şeffaf yönetim ve güçlü müesseselerden geçmektedir.