AMERİKA’DAN MEKTUP
Geçenlerde sosyal medyada Arapça bir paylaşıma rastladım. İngilizce çevirisi de dolaşıma girmişti ve kısa sürede geniş bir okur kitlesine ulaşmıştı. Yazar, kısa ama iddialı bir metinde şöyle diyordu:
Paris'teki gösterileri "Avrupa medeniyetinin çöküşü" ya da "göçmenlerle yerliler arasında yaklaşan bir iç savaş" diye okuyanlar, Fransa'yı hiç tanımıyor. Bu yorumlar, Avrupa tarihini bilmeyen Amerikan ve Anglosakson sağının kendi korkularını Avrupa'ya yansıtmasından ibaret.
Metnin özü tek bir cümlede toplanıyordu:
Fransa Amerika değildir, Fransızlar da Amerikalı değildir. Amerika'da yaşayan ve iki kıtanın siyasî kültürünü yıllardır yakından izleyen biri olarak bu iddiayı Türk okuyucularla birlikte düşünmek istedim.
Paris'te neler oluyor?
Önce neler olup bittiğini hatırlayalım.
Eylül sonunda Paris'in yoksul banliyölerinde liselerin önünde barışçıl oturma eylemleriyle başlayan hareket, kısa sürede ülke geneline yayıldı. Basına yansıyan bilgilere göre yedi yüzü aşkın okulda eğitim aksadı, binlerce kişi gözaltına alındı. Ekim ortasında öğretmen sendikaları ve kamu çalışanları grevle hareketlere katıldı. 17 Ekim'de ise "Sarı Yelekliler," çiftçiler ve taksiciler hayat pahalılığına karşı sokağa çıktı.

Amerikan medyasının bir kısmı bu tabloyu hemen tanıdık bir çerçeveye yerleştirdi: göç, kimlik ve "kaybolan Avrupa."
Oysa sokaktakilerin önemli bir kısmı, okullarında öğretmen bulamayan liseliler, maaşı yetmeyen öğretmenler ve geçinemeyen çiftçilerdi.
Haksızlık etmeyelim: Bu kaygıları dile getiren Amerikalı yorumcuların hepsi kötü niyetli değil. Fransa'nın banliyölerinde göçmen kökenli gençlerin yaşadığı dışlanmışlık gerçek bir sorundur. 2005 ve 2023'te yaşanan büyük banliyö olayları bunu açıkça göstermişti. Ama bir sorunun varlığı, her sokak hareketini o sorunun gözlüğüyle okumayı haklı kılmaz. Bir lise öğrencisinin "öğretmenimiz yok" diye bağırması, bir medeniyetin çöküş ilanı değildir.
Sokağın tarihi
Paylaşımın haklı olduğu nokta şu:
Fransa'da sokak, siyasetin olağan bir mekânıdır. 1789 Devrimi'ni bir kenara bıraksak bile liste uzundur.
• 1830'da üç günlük bir ayaklanma Kral X. Charles'ı tahttan indirdi.
• 1848'de Temmuz Monarşisi devrildi ve İkinci Cumhuriyet ilan edildi.
• 1871'de Paris Komünü kuruldu ve kanlı bir şekilde bastırıldı.
• 1936'daki büyük grevler, haftalık kırk saatlik çalışmayı ve ücretli yıllık izni getirdi.
• Mayıs 1968'de üniversitelerde başlayan olaylar, yaklaşık on milyon işçinin katıldığı genel bir greve dönüştü. Fransa'nın kurtarıcısı sayılan General de Gaulle bile meclisi feshetmek zorunda kaldı ve bir yıl sonra görevinden ayrıldı.
• 1995 grevleri, 2006 öğrenci hareketi, 2018 Sarı Yelekliler ve 2023 emeklilik reformu gösterileri bu zincirin yeni halkalarıydı.
Bir Fransız için sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik, devletin lütfu değil, önceki kuşakların mücadeleyle kazandığı toplumsal sözleşmenin bir parçasıdır. Devlet bu sözleşmeden geri adım atınca sokağa çıkmak, vatandaşlık görevinin bir uzantısı olarak görülür.

Peki Amerikalılar gerçekten "edilgen" mi?
Ancak paylaşımın Amerikalıları "otoriteye boyun eğen, edilgen bir halk" olarak tarif etmesi, eleştirdiği şeyin aynısını yapmaktır: Bir toplumu tanımadan karikatürünü çizmek.
Bu satırları yazdığım Chicago, bunun en güzel cevabıdır.
1886'da sekiz saatlik iş günü için Haymarket Meydanı'nda toplanan işçiler kanlı bir şekilde bastırıldı. Dünyanın dört bir yanında kutlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı, bu şehirdeki o mücadelenin bir hatırasıdır. Paradoks şu ki Amerika'da İşçi Bayramı mayısta değil, eylülde kutlanır.
Bugün Haymarket'te o günü hatırlatan mütevazı bir anıt var. Önünden geçen Chicagolu gençlerin çoğu, dünyanın dört bir yanındaki işçilerin bu meydanı andığını bilmiyor.
Bu da bize bir şey söylüyor: Amerikalılar mücadele etmedi değil, mücadelelerinin hafızasını Avrupalılar kadar canlı tutmadılar. Sendikal hareket, Soğuk Savaş yıllarında sosyalizm şüphesiyle zayıflatıldı ve hak arayışı daha çok mahkemelere ve seçim sandığına yöneldi.
Siyahların sivil haklar mücadelesi, Vietnam Savaşı karşıtı gösteriler ve 2020'de milyonları sokağa döken adalet yürüyüşleri de bu ülkenin tarihinin bir parçasıdır. Amerikalılar da sokağa çıkar. Fark, neyi ve kimden talep ettiklerindedir.
İki farklı toplumsal sözleşme
Aradaki asıl fark, protesto kültüründen çok devlet ile birey arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğuyla ilgilidir. İlginçtir, bu farkı en iyi anlatanlardan biri de bir Fransız'dır.
Alexis de Tocqueville, 1830'larda Amerika'yı gezdikten sonra yazdığı Amerika'da Demokrasi'de, bu yeni toplumun gücünü devlette değil, gönüllü derneklerde, cemaatlerde ve yerel yönetimlerde bulduğunu yazmıştı.
Amerikalı bir sorunla karşılaştığında önce dernek kurar, bağış toplar, kilisesine ya da camisine gider.
Fransız ise önce devlete döner ve hesap sorar.
Biri sorumluluğu topluma ve bireye yükler, diğeri ise devlete yükler.
Bunun bedeli de farklıdır. Amerikalı, yüksek vergiler ödediği halde çocuğunun üniversite eğitimi için borçlanabilir, bir hastane faturası yüzünden zor durumda kalabilir. Fransız ise devletin ağırlığını ve zaman zaman hareketsiz bir bürokrasisini taşır.

Bu farkın kökleri derindir.
Amerika, krallara ve merkezî iktidara karşı kurulmuş bir ülkedir. Kurucu babalar, güçlü bir devleti özgürlüğün güvencesi olarak değil, bir tehdit olarak gördüler.
Fransa ise devrimini devlet eliyle yaptı ve eşitliği devletin görevi saydı. Biri "devlet bana karışmasın" der, diğeri "devlet görevini yapsın” der." İki cümle de kendi tarihleri içinde anlamlıdır.
Amerikan sağının Fransa'yı bir "iç savaş" eşiğinde görmesi, kendi ülkesindeki kutuplaşmanın bir yansımasıdır. Ama Arapça paylaşımın Amerikalıları küçümsemesi de aynı hatanın tersidir. İki yorum da karşı tarafı anlamaya değil, kendini haklı çıkarmaya hizmet ediyor.
Bize düşen dersler
Bu tartışmadan bizim çıkaracağımız ders nedir?
Birincisi, başka bir toplumu kendi gözlüğümüzle okumanın tehlikesi. Türkiye'de de Avrupa'yı ya hep çöküşte ya da hep örnek gösterilecek bir ideal olarak görme alışkanlığımız var. İkisi de gerçeği ıskalar. Amerika için de aynısı geçerli: Ya her şeyin en iyisinin yaşandığı bir rüya ülkesi ya da çöküşün eşiğindeki bir imparatorluk olarak anlatılır. Burada yaşayan biri olarak söyleyebilirim ki gerçek, her iki anlatıdan da daha karmaşık ve daha insani.
İkincisi, hakların kendiliğinden verilmediği gerçeği. Bugün sahip olduğumuz her sosyal hak, bir zamanlar birilerinin sabrı, emeği ve fedakârlığı sayesinde kazanıldı. Bu hakları korumak, onları kazanmak kadar dikkat gerektirir.
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, şiddet ile hak arayışı arasındaki çizgi. Fransa'da da çöp kutularını ateşe veren gençler var. Ama hareketin özü, okulunda öğretmen bulamayan bir lisenin talebidir. Bir toplumu en kötü görüntüsü üzerinden yargılamak kolaydır. Zor olan, gürültünün arasından sesi duyabilmektir.
Kur’ân, insanların birbirleriyle tanışmaları için kavimler ve kabileler hâlinde yaratıldığını bildirir (Hucurât, 49:13).
Tanışmak, karşımızdakini kendi korkularımızın değil, kendi tarihinin içinden okumayı gerektirir. Fransa'yı anlamak için de Amerika'yı anlamak için de önce önyargılarımızı bir kenara koymamız gerekiyor.
Chicago'dan selam ve sevgiyle.