Yakın Tarih Yazıları...
Türk Ocakları, Türkçü kadar Kürtçü de yetiştiriyordu
Cumhuriyet'in 10. yılı münasebetiyle (1933'te) "umumî af" çıkarılacağı ilân edildi. Bu ilânâttan dolayı, "suçlu/cezalı" damgası vurulmuş pekçok kişi iyiden iyiye ümide kapıldı.
İşte, böylesi bir ümide kapılanlardan biri de "vatan haini" yaftası yapıştırıldığı için, meşhûr "Yüz Elllikler" listesine dahil edilip yurt dışında yaşamaya mecbur edilmiş olan Celâdet Bedirhan Beydir.
Celâdet Bey, 1933'te bulunduğu Suriye'nin Taberiye Sâhilinden Reisicumhur Mustafa Kemal'e uzunca bir mektup yazarak, Türk–Kürt ayrımcılığının bitmesi gerektiği yönünde bazı telkin ve tekliflerde bulunur.
Mektubun baş kısmındaki tesbitler bölümünde ise, Kürtçülük hareketinin esasında Türkçülük hareketinin bir "aksülâmel"i olduğunu ifade ile son derece düşündürücü bir ibret tablosunu gözler önüne serer. (NOT: Üstad Bediüzzaman da, fikri değişen talebesinin aynı mânâdaki "aksülamel"in tesiri ile bozulduğunu ifade eder.)
İşte, M. Kemal'e hitaben kaleme alınmış 1933 tarihli mektuptaki ibretâmiz ifadeler:
"Hatırımda kaldığına göre 10 Temmuz'un (23 Temmuz 1908'deki Meşrûtiyet'in ilânının Rumî gününü kast ediyor) ikinci sene–i devriyesi (1910) henüz idrak olunmamıştı. Bir gün Şehzadebaşı'nda bir tiyatro binasında (Ferah Tiyatrosu olsa gerek) mühim bir konferans verileceğini edebiyat öğretmenimizden öğrenmiş ve bu gibi şeylere meraklı birkaç arkadaşımla konferans mahalline gitmiştim. Sahneye iki adam çıktı. Biri Yusuf Akçura Bey idi. Arkadaşını bize takdim etti. Bu zatın ismi İsmail Gasperenski idi. Gasperenski Efendi, İstanbul ahalisince anlaşılması müşkil bir Türkçe ile uzun bir konferans verdi. Mütemadiyen Türk'ten ve gayr–i Türk'ten bahsediyordu.
"Konferans bittiği zaman, benim ve arkadaşlarımın anlayabildiği şundan ibaretti: Herkes Türk'tür, Türkiye'de Türk'ten başka millî unsur yoktur ve olmamalıdır.
"Bilmem nasıl bir tesadüftür ki, o gün aramızda hiçbir Türk talebe yoktu. Benden başka, diğer arkadaşlarımın biri Kürt, biri Çerkez, biri Arnavut, biri Gürcü ve biri de Rum idi.
"Ertesi gün, mektepte aynı arkadaşlar bir araya geldiğimiz zaman, Gasperenski Efendinin konferansı mevzubahis oldu. Meşrûtiyet devri ile birdenbire inkişaf eden müsavat–ı hukuk ve türlü şahsî, unsurî ve mezhebî hürriyet fikirleriyle sür'atle temasa gelen genç dimağımız, Gasperenski Efendinin nazariyatını kabul edemiyordu. Bu nazariyat, bize pek aykırı gelmiş, mânevîyatımızı adeta isyan ettirmişti.
"O tarihte mektepte bir gazete hazırlayıp neşrediyorduk. Gazetenin riyâset–i tahririyesi (başyazarlığı) benim üzerimde idi. Gasperenski Efendinin konferansının bende yapmış olduğu aksülâmel ile olacak, mezkûr gazetede Kürtlüğün tarihinden, ırkından, vatanından ve hususiyetlerinden bahseyledim.
"Bu ve emsalî konferanslar ve neşriyat ile Osmanlı hududu dahilinde yaşayan gayr–i Türk milletlerin aleyhine olmak üzere, yeni bir Türk milliyetinin esasatı kurulmak isteniyordu. Bu şöven milliyetçiliğin, daha doğru bir tabirle başka milletlerin kanıyla vücuda getirilmek istenilen yeni milliyetin edebiyatını yapmak üzere bir bir Türk Ocakları, Türk Yurtları tesis olundu. Mecmualar ve kitaplar neşredildi. Gençlere bu yurt ve ocaklarda hususi bir terbiye veriliyordu.
"Rehberlerin itikadınca, bu ocakların eşiğinde ilk temsîl ameliyesi (asimile çalışması) yapılıyordu. Fakat, ileride göreceğiz ki, bu ocaklar size Türkçü yetiştirdiği kadar, bize de Kürtçü yetiştiriyordu." (Bkz: Doz Yayınları, M. Kemal'e Mektup, s. 22)
Akçura'ya dikkat!
Görüldüğü gibi, asıl işi ve mahiyeti ırkçılığı körüklemek olan Akçura, 1923 seçimlerinde CHP milletvekili oldu. Uzun yıllar üniversitelerde siyasî tarih dersleri verdi. Türk tarihi hakkında ortaya yeni tezler attı. 1931'den sonra bu tezlerin adeta lokomotifi rolünde çalıştı. Öldüğü tarih olan 11 Mart 1935'e kadar TTK Başkanlığı ile milletvekilliği görevini birlikte yürüttü.
Agop da devreye giriyor
Türk Tarih Kurumunun Akçura'ya emanet edildiği aynı yıllarda (1932...), gariptir ki Türk Dili Kurumunun başına da Ermeni asıllı Agop Martayan getirildi. Sonradan "Dilaçar" soyadı verilen TDK Genel Sekreteri Agop Martayan, Güneş Dil Teorisinin sahibi olup, öldüğü 1979 yılına kadar da Türk Dil Derneğinin başkanlığını yaptı. (1934'te soyadı kànunu çıkınca, M. Kemal'e "Atatürk" soyadını onun teklif ettiği rivâyet ediliyor. "Atatürk" imzası ise, onun kaligrafi uzmanı olan kardeşinin imzasını taşıyor. )
Agop ile Josif, her ne kadar "Ne mutlu Türk'üm diyene" ortak paydasında buluşmuş olsalar da, aralarında herhangi bir din, dil ve milliyet birliği yoktur. Bunların özde ne derece Türk, ya Müslüman olduklarını ise, varın siz tezekkür edin.
Gayr–ı Türk olmak, ayıp değil, günah değil. Allah nasıl yarattıysa, nasıl takdir ettiyse, onu hürmet ile kabul etmeli. Ayıp ve çirkin olan, kendini olduğundan başka türlü göstermek, sahtekârlık yapmaktır.
"Aksülâmel"e kapılmış olan talebesine ders verip kurtarıyor
Burada, Meşrûtiyetin ilanından on yıl sonra, yani 1918'de Bediüzzaman Said Nursî ile Kürt kökenli bir talebesi arasında yaşanmış bir hadiseyi aktarmak istiyoruz.
Bediüzzaman, son Isparta hayatında, 1955'lerde "Reisicumhura ve Başvekile" diye yazdığı mektubunun bir yerinde şu hatırasını anlatıyor: "Ben Van'da iken (1914–15), hamiyetli Kürd bir talebeme dedim ki: 'Türkler İslâmiyet'e çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?' Dedi: 'Ben Müslüman bir Türk'ü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam îmâna hizmet ediyorlar.' Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksü'l–amel ile, o da Kürtçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: 'Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürd'ü, sâlih bir Türk'e tercih ediyorum.' Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. (*) Tam kanaati geldi ki: Türkler, bu millet–i İslâmiye'nin kahraman bir ordusudur." (Emirdağ Lâhikası–II, Yeni Asya Neşriyat, İst. 1996, s. 196)
Burada aktarılan şu hakikatli ifadeler, bu vatanda neyin sorun ve neyin o sorunun aksülamel bir sonucu olduğunu açık bir şekilde gözler önüne sermektedir.
Yaptığımız araştırmaya göre, Bediüzzaman'ın bu talebesi, aynı zamanda İşarâtül–İ'caz isimli eserinin bir kâtipliğini de yapmış olan Müküs'lü (Van, Bahçesaray) Hamza Efendidir.
Hamza Efendi, 1917'de İstanbul'a gelmiş, üniversitede tahsil görmüştür. İstanbul'daki bazı Türkçü hocaların ırkçılık yapmalarından tahrik olmuş, Kürtçülüğe meyletmiş ve hatta işgalci İngilizlerin himayesinde kurulan (1918) Kürt Teali Cemiyeti'nin de üyesi olmuştur.
..............................
(*) Bu meseleyle ilgili bir başka risâlede aynı paralelde şu ifadeler zikrediliyor: "Sonra, ben, dört sene sonra esaretten gelince onunla konuştum. Hamiyet–i milliye bahsi oldu. O dedi: 'Ben şimdi, rafizi bir Kürdü, sâlih bir Türk hocasına tercih ederim.' Ben de 'Eyvah!' dedim. 'Ne kadar bozulmuşsun?' Bir hafta çalıştım, onu kurtardım, eski hakikatli haline çevirdim.” (Tarihçe–i Hayat, s. 128)