İsrail ve Lübnan’ın Washington’da 26 Haziran 2026’da ABD’nin aracılığıyla imzaladıkları anlaşma, iki ülke arasında 40 yıl sonra yapılan ilk doğrudan anlaşmadır.
Ancak anlaşma hakkında Hizbullah’ın vetosu ve İsrail’in işgal ettiği Lübnan topraklarından çekilmesinin bir takvime bağlanamaması, anlaşmanın kırılganlığını gösteriyor.
Yine de anlaşma, Tel-Aviv ile Beyrut’un çatışmayı sonlandırma, egemen ve komşu devletler arasında barışçıl ilişkiler kurma niyetlerini de ortaya koyuyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio anlaşmayı “başlangıçların başlangıcı” şeklinde tanımlarken, Hizbullah ise “aşağılayıcı ve egemenliğin teslimi” olarak yorumladı. Her iki değerlendirme, anlaşma belgesi ile sahadaki gerçeklik veya ulaşılmak istenilen barış arasındaki uçurumu gözler önüne seriyor. İmzaların atılmasından sonra Beyrut’taki protestolar, belirtilen uçurumun sahadaki yansıması olsa gerek. Bununla birlikte Lübnan Başbakanı Nawaf Salam’ın X hesabından 26 Haziran’da anlaşmanın muhtevasının “BM kararlarına dayandığı, İsrail’in tüm Lübnan topraklarından çekilmesini, devlet egemenliğini yeniden tesisi, yerinden edilenlerin geri dönmesine izin verileceğini” bahsetmesi bile, Beyrut sokaklarını yatıştırmadı.
Lübnan’ın önemli aktörlerinden Hizbullah’ın anlaşma müzakerelerinin dışında bırakılmasıyla birlikte, Lübnan Parlamento Başkanı ve Şiî Emel (Amal) lideri Nabih Berri “iç bölünmeleri körükleme ve silahlı çatışmaya varacak riskler”e dikkat çekiyor.
ABD-İsrail-Lübnan üçlü anlaşması 14 madde olup, İsrail-Lübnan arasında egemenliğin tanınması ve İsrail’in işgal ettiği Lübnan topraklarından geri çekilmesi karşılığında Hizbullah’ın silahsızlandırılmasıyla öne çıkıyor. Hizbullah’ın kabul etmediği bu yönüyle anlaşmanın uygulanabilirliği “eş zamanlı değil, ardışıktır ve asimetriktir”. Dolayısıyla anlaşma bu hâliyle “zayıf ve kırılgandır”. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu da “Hizbullah silahsızlanana ve İsrail’e tehdit olmaktan çıkana kadar, tampon bölgeyi koruyacaklarını” bildirdi. Bu ifadeden de anlaşıldığı üzere, anlaşmanın maddelerinin kademeli olarak uygulanması öngörülüyor. Diğer taraftan anlaşmanın, İsrail’in işlediği savaş suçları hakkında, Lübnanlı adalet arayışındaki mağdurların Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde Lübnan’ın takip ettiği hukukî süreçlerdeki umutlarını da sona erdirebilir. Böylece İsrail’in işlediği savaş suçlarından kendisini kurtarma ihtimali mevcuttur. Beyrut yönetiminin, bu durumu vatandaşlarına nasıl izah edeceği ise, merak konusu.
Ayrıca anlaşma, Lübnan’da iç kamuoyunda riskleri arttırıyor. “Hükümeti destekleyenler, Beyrut’un başka seçeneğinin olmadığını, İsrail’in teknolojik üstünlüğüne karşı ve ABD destekli Tel-Aviv’le doğrudan müzakerelere başlamanın tek geçerli seçenek olduğu”ndan yanalar. Başka bir ifadeyle Beyrut savaşa karşılık, anlaşmayı tercih etti. Beyrut, İsrail destekçisi ABD’nin tarafsız bir garantör şeklinde hareket etmeyeceği ihtimalini de düşünmüştür. Elbette gelinen nokta, Beyrut’un pazarlık gücünden mahrum bırakacak niteliktedir. Bir de Beyrut açısından en tehlikeli hâl, “Hizbullah lideri Naim Kasım’ın anlaşmayı geçersiz ilan etmesidir. Hizbullah taraftarı ve Şii Emel (Amal) Partisi Milletvekili Hasan Fadlallah da “Lübnan ordusunun anlaşmayı uygulamaya yönelik girişiminin, ülkede iç savaşa yol açabileceği” tehlikesine dikkat çekiyor. Anlaşıldığı üzere Lübnan hükümeti ve ordusu, “ülkenin mezhepsel yapısına kök salmış silahlı gruplar üzerinde devlet kontrolünü sağlamak ile İsrail’in anlaşma kapsamında tek bir geri çekilmesi sonuçlanmadan önce iç şiddetin tetiklenme riski” gibi bir ikilemle karşı karşıya.
Bir de ABD-İran arasında 16 Haziran’da imzalanan mutabakat zaptı, Tahran’ın masadan kalkmasıyla 19 Haziran’da anlaşmayla neticelenmemişti. Netanyahu, zikredilen mutabakat zaptına oldukça karşıt duruş sergilemişti. Bununla ilgili olarak Washington yönetimince İsrail-Lübnan anlaşması, ABD-İran’ın 19 Haziran’da sonuçsuz kalan anlaşma görüşmelerinin muhtemelen telafisi mahiyetindedir.