"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Elli sene evvel Nura vâsıl olmak...

04 Temmuz 2020, Cumartesi
1970 senesinin ortalarıydı.

17 yaş içindeydim. Yine böyle bir yaz mevsimi ve bu aylardaydı. Ankara Kocatepe Camii’ne yakın bir yerde, o zaman “ikmâl”, denilen, sonradan “bütünleme” uydurukçası olan kurslara gidiyorduk. Bir Cumartesi günü, (o zamanlarda, okullar, Cumartesi öğleye kadardı.) kurstan sonra, beş-altı arkadaş kurtuluş parkına gidelim diye, yürüyerek parka geldik. Maksad, orada kız tavlamak. Tahtadan bankın birine oturduk, karşı bankta da kızlar işte... o ara yanımıza, bizden 3-4 yaş büyük biri geldi, selâm verdi. Zannedersem, benden başkası selâmını almadı. Benim dikkatimi celbetmişti. Çok temiz yüzlü, efendi ve güzel konuşuyordu. İşte hâl hatırdan sonra, “Ne yapıyorsunuz gençler?” dedi. Karşı bankı gösterip, “Kızlara bakıyoruz abi” dedik. “Bırakın ya kızları” deyip, bize işte, dinî mahiyetli bir şeyler anlattı. Aileden ve fıtraten dinî mes’elelere meyyal olduğumdan, benden başkası pek dinlemedi. Ama bana, anlattıklarından ziyade; hâli, tavrı sıcak gelmişti. Hani, sonradan öğreneceğimiz, “Lisân-ı hâl, lisân-ı kaalden tesirlidir” düsturu mu’cibince, bana o güzel hâli çok tesir etmiş, anlattıklarından ziyade ona bakmıştım. En sonunda dedi ki “Gençler bakın, Kocatepe Camii’nin altında Ahmedler ile Esat dörtyol’a dönen kavşakta bir apartman var, ‘Ada Ap.’ 3. kat filan numara” diye tarif edip, bizi oraya dâvet etti.

O gittikten sonra arkadaşlara dedim, “Bakın bizim kursa da yakınmış, gidelim mi?” Hiçbirisi yanaşmadı.

Eve gidince düşündüm, hani insan, böyle yerlere, bazılarının da istifadesi için gelmesini ister ya, birisi teyzemin oğlu olan, iki çocukluk arkadaşıma söyledim. Kabul ettiler. Buluştuk, gittik. Tarif edilen yeri bulup zili çaldık. Kapıya, iki üç kişi çıktı. “Biz Nureddin Abiyi arıyorduk” derken, birisi onu çağırdı. O da tam kapıya geliyormuş. “Buyurun gençler!” diye bizi içeri aldılar. Tabiî her şeye, her hâle dikkat ediyorduk. O anda bana öyle gelmişti ki, bunlar 6-7 kardeş. Meğer Nur kardeşlermiş.

Koridordan geçip, büyükçe bir salona girdik. Ortada, büyük bir halıdan başka oturacak bir şey yok. Orada, sakallı bir zat gördük. Birisinin dedesi zannettik. Fakat ona, hep “ağabey” diye hitab ettiklerini işitince şaşırdım. İçimden dedim ki; “Ne kadar ayıp yaaa. Dedesi yaşındaki adama ‘abi’ diyorlar!”

Neyse, onların hepsi ve biz, halının etrafına halka olup oturduk. Onlardan birisi bir kitap okuyor, o sakallı dede de, sanki yeni dinliyormuş gibi, pür dikkat kesilmiş. Herkes sessizce dinliyor. Ben çok anlamıyorum, fakat yine de hoş geldiği için, dikkatimi vermeye çalışıyorum. Okuma bittikten sonra, o sakallı zat, orta parmak ile baş parmağını halka yapıp, şahadet parmağı ile teyzemin oğlunu işaret ederek, yavaş yavaş ve tane tane “An-lat ba-ka-yım, ne an-ladın?” dedi. Tabiî kafası havalarda olduğu için besbelli anlamamıştı. “Ham-hum- şaralop” yaptı, cevab veremedi. Diğer arkadaşıma sordu. O da aynı. Bana döndü, aynı şekilde sordu. Artık, “dede” mi, “amca” mı diye hitab ettim bilmiyorum, okunan dersi çok anlamamamıştım, ama şükür, zekî olduğumdan, hikâye kısmı aklımda kalmıştı. “Dede, iki asker varmış, biri iyi biri kötü......” diye anlatınca, parmaklarını tekrar aynı şekilde yapıp, abilerin üzerinde gezdirip, beni işaret ederek, iki defa, “Bun-da iş var. Bun-da iş var” dedi. (Sonradan öğrendik tabiî, Üstadın saff-ı evvel talebelerinden, emekli Yüzbaşı Re’fet Barutçu Ağabeymiş o. Kızının evinde kalıyormuş. O dershane yakın olduğundan, hergün oraya gelip, ders dinliyormuş. Apartmanın da asansörü yok, 84 yaşında olmasına rağmen merdivenleri çıkıp, “Kardeşler, ben buraya çıkınca gençleşiyorum” diyormuş. İşte, o mübarek rahmetli Re’fet Ağabeyin duâsı bizi cemaate dahil etti. Diğer iki arkadaşım, daha sonra devam etmediler.)

Dersten sonra çay ikramı ve tanışma oldu. İlk girdiğimizde, hepsini kardeş zannettiğimiz abiler kendilerini ve memleketlerini tanıttılar. “Muhsin Doğru- Elazığ. Nafiz Özer-Erzincan. Münir Ramazan Yılmaz-Denizli. Ömer Pektaş- Adıyaman. Nureddin Çınarbay- Van. Mehmed Özkal-Afyon.” Bir iki kişi daha vardı, ama hatırlayamadım. Meğer hepsinin memleketleri farklı bu mübarekler, çeşitli yüksek okul-fakültelerde okuyorlarmış. Yani, onlar Nurcularmış.

Kız tavlamaya giderken, bir nevi, biz tavlanmıştık. Ama çok güzel bir tavlanma. Demirin tavlanmasından daha güzel bir tavlanma. Bu insanlar, ruhuma işlemişti. Kendimi, sanki zaman makinesiyle, asr-ı saadete gitmiş gibi zannettim. Çok içim ısınmıştı. Sık, sık gidip geliyordum. Onlarda, görmediğim nezafet ve güzellikleri öğrenmiştim. Meselâ, bir tanesini söyleyeyim. Babam ve annem rahmetliler, beş vakit namaz kılarlardı. Onların da seccade katlamasını biliyordum. Fakat, bunların katlama usulü farklı idi. Uzunlamasına, iç içe, ikiye katlayıp, baş ile baş, ayak ile ayak kısmı, karşı karşıya geliyordu. Ne kadar temiz ve nezafetti bu böyle...

Beş vaktin dışında bütün namazlarımı kılıyordum. Buraya gelip gittikçe, abiler namaz vakti olunca bana “haydi koş bakalım abdest al gel, namaz kılalım” veya bazı, cahil ve ham softalar gibi, daha ağır ifadelerde kullanmıyorlar, zorlamıyorlardı. Zaten zorlama ve tahakkümü, benim fıtratım kaldırmaz, öyle baskı yapsalardı, belki de bırakır gider, daha da gelmezdim. Ama Cenab-ı Hakk, nasib edecek ya, şerefyâb edecek ya, bana bir kitab veya mecmua verip, “Kardeş, biz namaz kılacağız. Sen o arada bunu oku” filân derlerdi. Altı ay kadar gittim, geldim, hiç baskı görmedim. Ama nefsimle de hep mücadele ediyordum. Çünkü, nefse en zor gelen şeylerden biri namaz kılmaktır. Nefis, ustası şeytanın da telkin ve bastırmasıyla hep kaçar ve yanaşmaz namaza. Fakat, Anadolu’da söylenen bir söz vardır; “Eğer, şeytanın bacağını kırar, namaza başlar ve kırk gün devam edersen, daha bırakamazsın.” O söz gibi, Rabbimiz bize merhamet edip, kalbimize namaz nimetini soktu ve o günden itibaren de, şükür, yarım asırdır namazımız bizim, gözümüzün nuru oldu.

Şükür, o günden itibaren, cemaate dahil olmuştuk. Çok şeyler gördük, geçirdik. Nurculuk tarihinin son yarım asırdaki hadiselerinin çoğunu biliriz. İçinde yaşayarak geldik. Cemaatin gazetesi olan Yeni Asya ile tanıştık. Abilerimizin, bizdeki yazma kabiliyetini anlamasından sonra da, hemen ilk senelerde yazmaya başladık. O gün bugündür de, Cenab-ı Hakk, istikametimizi hiç bozdurmadı. “Gazetesi Yeni Asya olan bir Nur cemaati” mensubu olduk elhamdulillah. Ve o nur gazete ile, Nurculukta akran olup, biz de 51. seneye başladık şükür. O trenden hiç atlamadık. Atlayıp da, sağa-sola savrulmadık. 

Allah ayırmasın, şaşırtmasın, istikametimizi, son nefesimize kadar bozmasın inşâallah!

Okunma Sayısı: 1205
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Hilal

    4.7.2020 17:53:57

    Allah Allah! İlginç bir nurlarla buluşma hikayesi. Nereden, nereye? Hele de, Üstadın has talebesinin iltifatını alıp, onunla tanışmak. Osman abimizin 2. dönüşündeki yazılarından bir harikasını daha okumuş olduk. Tebrikler, teşekkürler ...

  • Hüseyin

    4.7.2020 14:17:14

    Evet Osman kardeş, hatırlıyorum bende. Lakin, çok güzel anlatıp ifade etmişsin. Refet ağabeyede Allah rahmet eylesin. O zamsn işte imkanımız yoktu. Bende bir iki defa görüştüm Refet abiyle, ama fotoğraf çekilenedim. İhtimaldirki, sende çekilememişsindir.

  • Musa

    4.7.2020 00:26:57

    İstifadeli bir makale yüreğinize sağlık RABB'İM bizleride son nefesimize kadar sabır ve sadakat ile hizmette daim kılsın İNŞALLAH

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı