Odunpazarı’nın yukarılarında tarih vardır; aşağılarında su. Bir tarafta insan eliyle biçimlendirilmiş ahşap, diğer tarafta İlâhî sanatın tabiatta sergilediği akış. Biri geçmişi muhafaza eder, diğeri zamanı taşır. Şehir bu ikisinin arasında yaşar.
Belki de Eskişehir’i güzel yapan tam olarak budur: Geçmiş ile geleceği birbirine düşman etmeden yan yana yaşatabilmesi. Eski bir ahşap evin hemen yakınında modern bir şehir hayatının devam etmesi; tramvayın geçmişin sokaklarına yaklaşırken bugünün insanlarını taşıması; Porsuk’un yüzyıllardır aktığı yerde insanların bugün hâlâ yürüyebilmesi... Bütün bunlar insana zamanın yalnızca ilerleyen bir çizgi olmadığını, bazen aynı yerde üst üste biriken katmanlardan meydana geldiğini düşündürür.
Ve akşam olduğunda Eskişehir başka bir hâle bürünür. Gün ışığı çekilir. Odunpazarı’nın ahşap evleri gölgelerin içinde daha da eski görünür. Porsuk’un üzerinde ışıklar titremeye başlar. Tramvay geçerken rayların sesi gecenin içine ince bir çizgi çizer. Köprülerin ışıkları suya düşer; su onları parçalar, uzatır, yeniden birleştirir. Şehrin görüntüsü suyun üzerinde sabit kalmaz; sürekli değişir. İnsan da ona bakarken kendi düşüncelerinin böyle olduğunu fark eder: Hiçbiri bütünüyle sabit değildir. Her düşünce, suya düşen bir ışık gibi biraz sonra başka bir biçime dönüşür.
O sırada Eskişehir insana yalnızca “güzel bir şehir” gibi görünmez. Sanki şehir, insana nasıl yaşanacağını değil ama nasıl bakılacağını öğretir. Daha yavaş bakmayı, ayrıntıyı görmeyi, geçmişi dinlemeyi, suyun sesini duymayı, bir çiçeğin yalnızca çiçek olmadığını anlamayı öğretir.
İnsan Odunpazarı’nda yürürken tarihe dokunur; Porsuk’un kenarında otururken zamana bakar; tramvaya bindiğinde hatıraların içinden geçer; Tepebaşı’nın çiçekleri arasında dolaşırken hayatın hâlâ bütün inceliğiyle devam ettiğini hisseder. Ve belki şehirden ayrılırken yanında bir manzara götürmez insan. Bir hâl götürür. Biraz daha sakin olmayı, biraz daha dikkatli bakmayı, biraz daha derinden düşünmeyi, geçmişe biraz daha vefalı, bugüne biraz daha mütebessim ve hayata biraz daha müsamahalı olmayı...
Eskişehir, insana bunu öğretir sanki: Hayat bazen Odunpazarı’nın dar sokakları kadar sıkışık, bazen Tepebaşı’nın çiçekleri kadar ferah, bazen tramvay kadar hareketli, bazen de Porsuk kadar sakindir. Ama bütün bunların arasında insanın kendisine düşen, su gibi akarken yolunu; çiçek gibi açarken rengini; eski bir ev gibi yaşarken hatırasını unutmamaktır.
"Kâinat büyük bir kitaptır. Eskişehir de onun bir misâl-i musaggarı, yani küçültülmüş bir numunesidir. Kâinatın Hâlık’ının isimlerinin azami derecede tecelli ettiği bu muazzam kitabın okunması ne kadar müşkülse, onun küçük birer sayfası hükmündeki Eskişehir'i mütalaa etmek o nisbette kolaydır. Bu cihetle, İsm-i Âzam'ın ve esmâ-i İlâhiyenin a’zamî mertebedeki tecellilerini ve ef'âl-i azimeyi kâinat sathında okumak yerine Eskişehir misalinde okumak, hem hakikati anlamayı kolaylaştırır hem de bu manevî seyahati daha sehl ve anlaşılır kılar." Biz bu okumayı şimdilik sadece bir sayfa üzerinde tecelli eden bir vaka ile yapmaya çalışacağız.