"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bediüzzaman’ın tefsir telâkkisi ve ifadetü’l-meram

Şemseddin ÇAKIR
31 Aralık 2021, Cuma
Bir kaç haftadır işlediğimiz çok önemli olan tefsir meselesine, bir de Bediüzzaman’ın penceresinden bakalım dedik.

O zat-ı mübarek bu konuda reçetetü’l-havas ve saykalü’l-İslâm namlarını da taşıyan Muhakemat isimli eserini yazmıştır.

Bu zatın bir de orada zikrettiği kaide ve kuralları uyguladığı şaheseri olan İşaratü’l-İ’caz tefsiri vardır ve ona da, “İfadetü’l-Meram” diye bir mukaddeme (önsöz) yazmıştır. 

Mukaddeme meselesinde Üstadın Muhakemat’ta “Mukaddemenin şe’ni icmal ve îcazdır” (s. 112) diye bir değerlendirmesi de vardır. Evet Üstad o mukaddemesinde diyor ki: “Madem Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ulûm-u hakikiyenin envaına câmi’ ve umum asırlarda umum tabakat-ı beşeriyeye müteveccih bir hutbe-i ezeliyedir. Elbette, bir tek ferdin fehmi, ona lâyık ve mükemmel bir tefsir yapamaz ve mümkün olmuyor. Çünkü bir ferd, pek nadir olarak kendi hususî meslek ve meşrebinin tesirinden kendi fikrini kurtarabilir. Onun hususî meşrebi tesir ettikçe, tam tamına hakikati sâfî olarak ifade edemez. Ferdin fehmi ve manası ona hastır. O ferd onu kabul eder; fakat başkalarını ona dâvet edemez. Eğer cumhur-u ulema onun fehmini kabul ile başkalara şümulünü gösterse, o vakit başkasını o manaya dâvet edebilir ve hakikî tam tefsir olabilir.” (Emirdağ Lâhikası II, s. 633)

Demek ferdin içtihadında hevesi karışmamak şartıyla o kendi nefsi için amel edebilir. Yani müçtehit bile olsa şahsına münhasır kalır, fakat başkalarına hüccet tutamaz. Yine Üstad burada “ahkâm-ı şer’iyeyi tatbik ve tanzim ve icra etmek ve hürriyet-i fikirden neş’et eden mâne- vî anarşi”den bahsedip, onun izalesi için lâzım olanı da şöyle ifade ediyor: “Ulema-i muhakkikînden bir heyet-i âliye bulunsun ki, o heyet umumun emniyetine mazhariyetleriyle ve cumhur-u ulemanın onlara itimadıyla ümmet için bir nevi zımnî kefalet ve dâvâ vekili hükmünde olmaları cihetinde, icmâ-ı ümmet hüccetinin sırrına mazhar oluyorlar. 

O vakit içtihadın neticesi o icmâ’ ile şer’an düstur olabilir.” (A.g.e. s. 633) demek suretiyle bir tefsir formülü ve fetvası vermiş oluyor.

Ayrıca Kur’ân’ın manalarının keşfi için de; “tefsirlerde ayrı ayrı mehasininin cem’i, hem zamanın çalkamasıyla ve fenlerin keşfiyle cilvelenen, tezahür eden Kur’ân’ın hakikatlerinin tesbiti için” ise, yani olmazsa olmaz veya lâzımın da lâzımı olan en hayatî meseleye çare olarak da, şöyle bir çözüm söylüyor: “Elzemdir ki, muhakkikîn-i ulemadan her biri bir fende mütehassıs, geniş fikre, ince nazara malik allâmelerden müteşekkil bir heyet bu vazifeye sahip çıksın.” (A.g.e.)

Bediüzzaman Hazretleri’nin bu çok çok önemli ve zarurî teklifi maalesef icra edilip, yerine getirilemedi. Bu vahim durumun sebebine gelince, açıkça şu vakıayı nakle mecburuz ki, o zamanki ulema; laikçiler veya laikliği dinsizliğin de ötesinde din düşmanlığı olarak telâkki eden bir idarî kadronun gadrine uğradılar ve maalesef Bediüzzaman’ın bu ideali gerçekleştirilemedi. Bilâkis herkes canının derdine düşmüş çünkü, çeşitli bahanelerle o mütebahhir ulemanın bir kısmı idam edilmiş ve değil Allah (cc) için bir araya gelmek, “Allah” demenin bile yasak olduğu yıllar yaşamışlardır. Bu vahamet o günlerin dergilerinde çıkan yazılardan açıkça anlaşılmaktadır. Bu sefer Bediüzzaman onların o menhus planını da, akamete uğratmak için öyle bir heyetin yapması gereken bu tefsiri tek başına kendisi yapmak mecburiyetinde kalmış ve Risale-i Nur zuhur etmiştir.

Demek ulema can derdine düşünce, mesele cananı için canını hesaba katmayanlara münhasır kalmıştır. Şairin ifadesiyle “Kim ki ahvale ederse tariz / Sürülür ağzına bal susturulur. / Yine durmaz ederse ısrar / Dürülür defteri kan kusturulur” denilmiştir.

Bu sıkıntılarla mücadele de, Bediüzzaman ve bir avuç talebelerine nasip olmuştur. Yani o ve talebeleri, inanç ve cesaretleriyle bu dâvâya can veren pervaneler olmuşlardır. O halde son çare nedir?

Elbette öyle bir şahs-ı manevînin dehasına karşı bir de “müeyyed min indallah” bir zat lâzımdır ki, bunun kriterlerini de yine Üstadın şu tesbitlerinden anlıyoruz:

Elhasıl: “Kur’ân’ı tefsir edene lâzım gelir ki, gayet âlî bir deha ve nüfuzlu derin bir içtihad ve bir nevi kuvve-i kudsiye sahibi olmak gerektir.” 

Ondan sonrasını da, Üstad, o dehanın şahs-ı manevîsi olarak şöyle ifade ediyor:

“Bu zamanda öyle bir zat ancak bir şahs-ı mânevî olabilir ki, o şahs-ı mânevî, çok ruhların imtizacından ve tesanüdünden ve efkârın telâhukundan ve birbirine yardımından ve kalplerin birbirine in’ikâsından ve ihlâs ve samimiyetlerinden, mezkûr bir heyetten çıkabilir. O heyetin bir ruh-u mânevîsi hükmüne geçer.” Ki o da, bu zamanda Mehdinin şahs-ı manevîsi olabilir. Yani onlar meşveretle yolunu tayin eden ihlâs timsali kimselerdir. Vesselâm.

Okunma Sayısı: 980
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ali

    31.12.2021 09:25:05

    Önce izah şer tanzim vazifelerini yaparsak, heyet tefsirine basamak oluşur değerli hocam.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı