“Ne mutlu o adama ki kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” - (Lem’ alar, 17. Lem’ a)
Şu koca kâinatta bir cam parçası da, bir su damlası da, uçsuz bucaksız bir deniz de güneşin ışığını tutar. Hepsi gökyüzündeki aynı güneşten bir iz, bir tecelli taşır. Fakat bir tek su damlası çıkıp da “Ben de deniz gibi bir aynayım” diyemez. Bende güneşin aksi var der, ama kendini denizle bir tutamaz. Tutarsa, kendi hakikatini inkâr etmiş, gülünç duruma düşmüş olur.
İnsanın en büyük imtihanı tam olarak burada başlıyor: Kendi çapını, kabiliyetini ve hududunu unutmak. Zerre kadar kalbini Arş’a denk tutmaya kalkışan, kendi küçük makamını devasa mertebelerle karıştıran insan; hem kendine hem hakikate zulmeder. Kendini o sığmadığı büyük kalıplara yakıştırmak için de başlar rol yapmaya. Yapmacık tavırlar, zorlama haller, manasız bir kendini beğenmişlik ve bitmek bilmeyen bir huzursuzluk... Hepsi haddini aşmanın, sınırı ihlal etmenin cezasıdır.
Bu durum sadece kitaplarda yazan bir kaide değil, her gün gözümüzün önünde cereyan eden yalın bir gerçek. Bir iki meseleyi kulaktan dolma öğrenen birinin âlim edasıyla hüküm kesmeye kalkması, henüz yolun başında olan birinin yılların birikimine sahip ustaların makamına göz dikmesi tam olarak bu katre iken denizlik taslama hastalığıdır. İnsan kendi çıraklığını kabul etmeyip hevesini hakikat zannettiğinde, yaptığı işin de attığı adımın da bereketi kaçar.
Haddini bilmemek, insanı sadece kendi gözünde büyütmekle kalmaz; başkasının emeğine, makamına ve hakkına karşı da körleştirir. Kendi sınırını çizmeyen adam, başkasının sınırını ihlal etmekten çekinmez. Oysa eline kalemi aldığında da, bir topluluğun karşısına çıkıp konuştuğunda da insanı asil kılan şey; nerede duracağını, nerede susacağını ve nerede haddini fıtraten kabul edeceğini bilmesidir.
Oysa insanın asıl güzelliği ve huzuru; kendi eksikliğini, aczini ve hududunu bilmesindedir. Kendi yerini ve çapını bilen insan yapmacıklığa ihtiyaç duymaz. Kendi kabında durur, üzerine düşen ışığı lekelemeden yansıtmaya bakar. Mühim olan deniz olmak ya da damla olmak değildir; mühim olan neredeyken oranın hakkını vermek, kendi haddinde kalabilmektir.