Ünlü matematikçilerin ve bilim insanlarının ortak bir paydada buluştuğu bir gerçek vardır: Kâinatın neresine giderseniz gidin, hangi galakside olursanız olun, matematik matematiktir.
Yerçekimi sabiti, Pi sayısı veya iki kere ikinin dört ettiği gerçeği uzayın son sınırında da aynı kesinlikle geçerlidir. Matematik nettir, şüphe kabul etmez ve kişiye göre değişmez. İşte tam bu noktada zihni kurcalayan devasa bir soru ortaya çıkıyor: Kâinattaki her şey bu kadar açık ve net bir matematiksel nizam üzerindeyken, Kur’ân-ı Kerîm’in koyduğu ölçüler ve İslâm’ın hakikatleri ortadayken, bunca sıkıntı, kötülük ve bocalama içindeki insanlık nasıl oluyor da bu netliği göremeyip Müslüman olmuyor?
Kur’ân-ı Kerîm, tıpkı matematiğin aksiyomları gibi net ilkeler koyar. Adalet, merhamet, kul hakkı ve bir olan Yaratıcı’ya teslimiyet; tıpkı bir denklemdeki temel sabitler gibidir. Peygamber Efendimiz (asm) ise hayatıyla bu İlâhî denklemin pratik uygulamasını göstermiştir. Onun yaşantısı, Kur’ân matematiğinin hayata geçirildiğinde nasıl kusursuz bir içtimai düzen ve iç huzur ürettiğinin en somut ispatıdır. Faizin yasağı, zekatın emredilmesi, dürüstlüğün esas alınması gibi ölçüler; tıpkı doğru bir formül uygulandığında doğru sonucun çıkması gibi, uygulandığı her toplumda adaleti ve huzuru doğurmuştur.
Bu asırda Risale-i Nur ise bize bu matematiği görebilecek mantıkî ve aklî mercekleri sunar. Bediüzzaman Said Nursî, iman hakikatlerini “iki kere iki dört eder” derecesinde kesin aklî bürhanlarla ispat eder. Risale-i Nur’un pencerelerinden bakıldığında, kâinattaki atomların hareketinden galaksilerin intizamına kadar her şeyin İlâhî bir matematiğin icraatı olduğu net bir şekilde görünür. “Bir harf katipsiz olmaz” mantığı, bir matematik denkleminin sonucunun kendi kendine oluşamayacağı kadar açık ve nettir.
Peki, denklem bu kadar netken insanlık neden bu hakikate gözünü kapıyor? Cevap, insanın iradesinde ve nefsinde gizlidir. Matematiksel bir gerçeği kabul etmek insan nefsinin işine gelmeyebilir; çünkü Kur’ân matematiğini kabul etmek, beraberinde bir sorumluluk ve ahlâkî duruş getirir. Kötülüklerin, adaletsizliklerin ve sıkıntıların kaynağı dinin kuralları değil; aksine insanoğlundan kaynaklanan, o değişmez formülü uygulamama direncidir. Formülü yanlış uygularsanız, sonuç hatalı çıkar. İnsanlık bugün kendi yanlış hesaplarının bedelini ödemektedir.
Velhasıl; nasıl ki matematiğin kurallarını reddetmek yerçekimini ortadan kaldırmıyor ve sadece yüksekten düşen kişinin canını yakıyorsa, İslâm’ın ve Kur’ân’ın koyduğu değişmez prensipleri göz ardı etmek de hakikati değiştirmez; sadece insanlığın acı çekmesine sebep olur. Kainatın matematiği ne kadar net ve değişmezse, hakikat de o kadar nettir: İki kere iki nasıl dört ediyorsa, hakikî huzur ve kurtuluş da ancak bu sarsılmaz ölçülere tabi olmaktadır.