Zamanın gençliğinin en büyük çilesi, fikrî bir dağınıklığın ve ruhu kabuk bağlamaz bir yalnızlığın içine düşmüş olmasıdır.
Çevremize baktığımızda; kendi kabuğuna çekilmiş, ekranların soğuk ışığına hapsolmuş ya da nefsî heveslerin peşinde savrulan nice taze dimağ görüyoruz. Şahsî menfaatlerin kutsandığı, benmerkezci anlayışın her yanı sardığı bu ortamda, gençleri bir araya getirecek, kalpleri aynı hizada tutacak sağlam bir zemine her zamankinden daha çok muhtaç durumdayız.
Bugün sorulması gereken esas soru şudur: Birbirinden bu kadar kopuk yaşayan, farklı rüzgârlara kapılan genç dimağları hangi maya tutturabilir? Onları aynı davada, hakikî bir kardeşlik hukukunda birleştirecek güç nedir?
Beşerî fikirlerin, dünyevî -izmlerin ve geçici sevdaların bu soruya verebileceği hiçbir esaslı cevap yoktur. Çünkü insan yapısı sistemler, genci parçalara böler; soyuna, sopuna, cebindeki parasına ya da statüsüne göre gruplandırır. Menfaat bittiği an, o süslü birliktelikler de bir anda darmadağın olur. Oysa gençliğin ihtiyacı bölünen değil, kalbi ve aklı bütünleştiren bir hakikattir.
İşte tam bu noktada, devamızın ve ilacımızın ancak Kur’ân ve sünnet çizgisindeki İslâm reçetesinde olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Risale-i Nur ölçülerinin de sıkça vurguladığı gibi, imanın kazandırdığı şahsiyet ve kardeşlik bağı olmadan hakikî bir vahdet kurulamaz. İslâm reçetesi, ilk olarak zihindeki istifhamları çözer. Gence nereden geldiğini, bu dünyada ne aradığını ve nereye gideceğini net bir biçimde gösterir. Yaradanını tanıyan, varoluş gayesini kavrayan bir genç; bâtıl fikirlerin, süslü ama boş akımların peşinden gitmez. Aklı hakikatle doyan, kalbi imanla ferahlayan insan, muhatap olduğu her meseleye hikmetle bakar.
Bunun da ötesinde İslâm, kalpler arasında öyle sarsılmaz bir bağ kurar ki; ırk, dil, renk veya sınıf ayrılıklarını bir çırpıda silip atar. İnsanları yalnızca “iman kardeşliği” paydasında buluşturur. Allah namına kurulan bu bağ, dünyevî hiçbir menfaatle sarsılmaz; fırtınalara, zamane fitnelerine karşı dimdik ayakta kalır. Genç zihinlerin birliği, sadece aynı mekanda bulunmak demek değildir. Asıl vahdet, aynı ulvî dava uğrunda omuz omuza yürüyebilmektir.
İslâm, gençliğin önüne nefsani hedefleri değil; rıza-yı İlâhî’yi, imana ve Kur’ân’a hizmet etmeyi koyar. Bu gaye çevresinde kenetlenen gençler, enerjilerini malayani tartışmalara değil; imanı muhafaza etmeye ve etrafına nur saçmaya harcarlar. Nitekim aklını vahiyle besleyen, kalbini imanın nuruyla doyuran bir gençlik zümresi yeşerdikçe, fikirlerdeki çatlaklar yerini omuz omuza verişe bırakıyor. Hakikat reçetesini dert edinen her bir genç zihin, kendi içindeki fırtınayı dindirmekle kalmayıp etrafındaki dağınıklığa da bir dayanak, dalgalı denizlerde sessiz ama derin bir tutamak oluşturmaya devam ediyor.