Soru-4: “Meşverete, âilemizde veya grubumuzda aldığımız kararları kabul etmek zorundasınız demek yâda kabul ettirmek olabilir mi?”
Risale-i Nur hizmetleri açısından bu sorunun cevabı açık bir şekilde “hayır”dır. Çünkü Risale-i Nur’da meşveretin esası, şahs-ı manevî ve hür irade ile alınan kararlardır. Bir şahsın, âilenin veya belli bir grubun kendi içinde aldığı kararları, meşveretin kararı gibi diğer Nur Talebelerine kabul ettirmeye çalışması, meşveretin usûlü ve ruhuna uygun olmaz.
Bediüzzaman, Risale-i Nur hizmetinin şahıslar, gruplar veya âileler etrafında değil, şahs-ı manevî etrafında yürümesini esas almıştır. Bu sebeple hizmette üstünlük; soy, sop, âile, yakınlık veya nüfuz ile değil; ihlâs, sadâkat, istişâre ve hizmet ile ölçülür.
Bu noktadan bakılacak olursa şu esaslar önemlidir; bir şahıs, grup veya âile, kendi hususî hayatına ait kararları elbette kendi içinde istişâre eder, karar alır ve tatbik edebilir. Bu onların en tabiî haklarıdır. Ancak bu kararlar, umumî Risale-i Nur hizmetlerini alâkadar ediyorsa, artık mesele şahsî veya âilevî olmaktan çıkar; meşveretin sahasına girmiş olur. Böyle bir vaziyette, “Biz grup ve âilecek böyle bir karar aldık; siz de buna uymak zorundasınız” demek, istibdâdî bir yol olur ve meşvereti devre dışı bırakmak manasına gelir. Hiç bir âile, grup ve şahsın böyle bir hakkı yoktur. Risale-i Nur’da bizleri bağlayacak olan, fertlerin veya âilelerin kararı değil; usûlüne uygun yapılan meşveretin kararıdır.
Ayrıca Bediüzzaman’ın tekrâren tahşidat yaptığı enâniyet-i şahsiye kadar enâniyet-i cemâatiye ve grup taassubu da hizmete zarar verebilir. Bir grup veya âilenin kendi nüfuzunu meşveretin önüne geçirmesi, farkında olmadan “şahs-ı manevî” yerine “şahs-ı âile, şahs-ı grup” anlayışını ortaya çıkarabilir. Bu ise Risale-i Nur mesleğine münâsip değildir.
Öte yandan, bir ferd, grup ve âile meşverette kanâatlerini dile getirebilir, delillerini ortaya koyabilir ve diğerleri gibi fikir beyan edebilir. Bu en tabiî haklarıdır. Fakat onların fikri, diğer kanâatlerden üstün değildir. Meşverette herkesin sözü dinlenir; karar ise şahısların veya âilelerin ağırlığına göre değil, meşveretin ortak kanâatine göre alınır ve şekillenir.
Risale-i Nur’un meşveret anlayışında mühim olan, “Benim dediğim olsun.” değil, “Hak hangi tarafta ise ona tâbi olayım.” düsturudur. Bediüzzaman’ın “Hak haktır; küçüğe, büyüğe, aza, çoğa bakılmaz.”1 ölçüsü de bunu ifade eder. Dolayısıyla hiçbir âile, hiçbir grup veya hiçbir şahıs, kendi aldığı kararı meşveretin yerine koyamaz ve dayatamaz. Bediüzzaman’ın “Herkesin bir fikri var. Ben de hürüm, selâmet-i vatan için bir fikrim var. İşte: Sulh-u umûmî, aff-ı umûmî ve ref’-i imtiyaz lâzım; tâ ki biri, bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın.”2 cümleleri bu mevzuda çok manidârdır.
Risale-i Nur hizmetleri açısından “Biz âilemizde veya grubumuzda böyle karar aldık; siz de bunu kabul etmek zorundasınız.” anlayışı meşveretin ruhuna zıttır. Eğer mesele umumî hizmeti alâkadar ediyorsa, kararın meşruiyeti gruplardan ve âilelerden değil, meşveretten gelir. Nur hizmetinde bağlayıcı olan, şahısların veya âilelerin iradesi değil; ihlâs, adâlet ve istişâre ile tecelli eden şahs-ı manevînin kararıdır. Bu anlayış hem istibdadı önler hem de tesânüdü ve uhuvveti muhafaza eder.
Dipnotlar.
1- Kastamonu Lâhikası, s. 157.
2- ESDE, Divan-ı Harb-i Örfî, s. 130.