Barla Lâhikası’nda yer alan şu mektup, Hulusî Bey’in Üstadına hitaben hiçbir neşir kaygısı gütmeden, tamamen hasbî duygularla kaleme aldığı tarihî bir belgedir. Bu satırlar derinlemesine analiz edildiğinde, satır aralarından süzülen tevhidî manalar belirginleşir:
Mektup, “İnşaallah emanetçi olduğumuz Sözler” ifadesiyle başlar. Daha başlarken inşaallah ile başlar. Müthiş bir tevhid prensibidir. Çünkü burada Hulusî Bey en başta kendisini aradan çıkararak inşaallah, der. İnşaallah, “Allah dilerse, Allah izin verirse” demektir.
Hulusî Bey, elinde tuttuğu hakikatlerin şahsî mülkü değil, birer emanet olduğunun idrakindedir. Mülke sahip olmak ile emanete sahip çıkmak arasında çok temel bir zihniyet farkı vardır. Birey, kendi mülkü saydığı bir nesneyi dilediği gibi, hatta özensizce kullanma hakkını kendinde görebilir ve bundan dolayı kimseye hesap vermez. Fakat bir şeyin kendisine emanet edildiğini bilen insan, o nesneyi ancak sahibinin rızası ve izni dairesinde kullanabilir. Hulusî Bey, bu ifadeyle hizmetin nefsi anlamda sahibi olmadığını, ancak son derece hassas bir emanetçisi olduğunu ortaya koyar. Kendi bedenimiz ve duyularımız dahi bize nasıl geçici birer emanet olarak verildiyse, bu ulvî hizmet de öyle bir emanettir.
Mektub’un devamındaki “İnayet-i Hak’la” vurgusu, bu hassasiyetin devamıdır. O, bu ağır emaneti kendi gücüyle değil, ancak Allah’ın yardımıyla taşıyabileceğinin bilincindedir. “Ben yaparım” iddiasından uzak, tamamen Hakk’ın inayetine sığınan bir duruş sergiler. Üstadına duyduğu hürmet ve ihtiyacı ise “Duanız berekâtıyla” diyerek dile getirir. Böylece kendi şahsî hayatı ile hizmet hayatını tam bir tevhid çizgisinde birleştirir.
“Layıklı kulaklara duyurabileceğimi ümit ediyorum” cümlesi ise hakikatin muhatabına dair mühim bir sırrı barındırır. Kâinatta nice göz vardır görmez, nice kulak vardır duymaz. Hakikat Sözleri, ancak ona muhtaç olan samimi gönüllere ve ehil kulaklara ulaşır. Hulusî Bey, zorlu şartlar altında bile ümitsizliğe düşmez; “Ben kulumun zannı üzerineyim” kudsî hadisinin sırrıyla hareket eder.
“Devamında gelen “Üstadım müsterih olunuz, bu Nurlar ayak altında kalamazlar” sözü ise baskı ve çile altındaki Bediüzzaman’a verilen muazzam bir şevk ve tesellidir. Kur’ân’dan süzülen bu hakikatlerin yeri ayaklar altı değil; başların üstü ve kalplerin derinlikleridir.