"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Ekmek ve kelime - Ân diyarı (24)

Ali HAKKOYMAZ
16 Mart 2024, Cumartesi
Bakışsız, görüşsüz, duyuşsuz, ufuksuz, yaşadığımızı, adımlarımızın adressiz olduğunu bilseydik!

Daha çok şey vardı bilmediğimiz. Burada misafir olduğumuzu bilmek işimize gelmiyordu. Halbuki burası bekleme salonu idi; birazdan çağrılacağınız yerde hep tetikte olmak vardı. Misafir “seferde” olan demekti; hep bir seferberlik vardı aslında. Dağdağalı bir dünya… 

Burada dur ve durak yok, sözünü hatırlamanın sırasıydı. Bilgin Abi o sözü de hatırlattı: Lâ rahate fid dünya; illâ selase: Sohbet-i ihvan, tilavet-i Kur’an, zikr-i Rahman. 

Dostlarla sohbet et; gör rahatı. 

Fatiha’yı okudukça rahatladığını elle tutacaksın. Bir de biraz dalsan şöyle kelimelerin kalbine. 

Seni her dem gözetenle beraber olmayı da bulabilirsen al sana yaşama sevinci. 

Gerçi Türkçe idi bu ifadeler de sonradan oldu n’olduysa da yani’lerle izahlara başlar olduk. 

N’olduk böyle Selim Abi. 

Yaşama sevincini arar olduk durup dururken. Biz zaten sohbet toplumuyduk. Güzel bir şey görsek maşallah; şaşırsak, hayret etsek  sübhanallah; rahatlasak elhamdülillah cümleleriyle uyur uyanırdık. 

Dinlemeyi, konuşmayı, susmayı unuttuk.

*

Selim Ali ne diyorsun sen? Dünyayı başka türkü anlatıyorlar. Hayat bir mücadele… diyerek kavga bitmedin isteyenler var

Baksana şu Karışıklık Çarşısı’na diyenler az değil...

Hep diken üstünde miyiz bir taraftan? Bu dağdağalı kelimesine takıldım da…

Hayır çiçekler var; her bahar ölüm korkusunu üstümden bir perde gibi sıyıran. 

Az önce yoldaşım Mustafa Serdar ile mayıs çiçekleriyle çiçeklendik. Şehrin gürültüsüne bigane çiçek ve arı aşkına sen de aşina ol. 

Her şeyi başkasından bekleme. Biraz yaşamak öğren sıra dışılıklarda. Dikenlerin yanında nereye, nasıl bakacağını sen bileceksin. 

Biz sohbeti unuttuk. Dostlarla, eşya ile sanatı görüp Sanatkâr’la sohbet etmenin keyfine doyum olur mu!

Sohbet sahip çıkmaktı. Tazelenmekti. Birisinin gözlerinde, içinde, işinde kaybolmaktı. Sohbet bir iksirdi aslında; aslına uydukça. Sohbette insibağ var, sözünü de anlayan olur mu bu zamanda!  Yani sohbettekiler birbirini boyalar, oyalar… Oya oya, nakışlar, işler. Şimdi her ne kadar “anlam kötüleşmesi”ne uğramışsa da aslı nakıştan gelen münakaşa var. 

(Dozunda ve yanında “münaşaka” var.) Davranışlarınız kelimeler bozulunca bozuluyordu. Bütün dengeler alt üst oluyordu. Kelimeler alt üst olunca dünya yıkılır. Kıyamet öncesi kıyametler kopar kelimeler kopup gidince.

*

Ekmek ve kelime…

Her şey yıkılsa bile bu iki kelime sağlam kalmalıydı. Bilenler -tahribata nereden başlanacağını bilenler- işe bu ikisinden başladı; ekmeği ve kelimeyi bozdu. 

Ekmek ve kelimeden düştük; oradan kalkacağız. Bu ikisinin aslî kokusu avdet etmeli… Bu iki iklimden uzaklaşınca neye yakın olabilirdik?! 

Bedenin ve ruhun aşına zehir katılmıştı. Ekmeği ve kelimeyi öpüp başımıza koymanın sırasıydı.

Bilgin Abi o ekmekleri pişiren fırınlar yandı mı yoksa? Lâl ü ebkemim; kelimelerim gittiği yerden dönüp gelir mi? Bu son zamanda bütün diller, rüyalar, düşler Türkçeye çevrilecek hattâ çevrilmiş diye duydum, gördüm. 

Bundan ilerde -adı unutulmuş bir sofrada- bana tek tek sayfalar çevirecek misin?

Okunma Sayısı: 604
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı