"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Nasıl bir işgalle karşı karşıyayız?

Cenk ÇALIK
05 Ocak 2022, Çarşamba 02:00
Bir işgalle karşı karşıyayız. Bilinenin aksine günümüz dünyasında işgaller ağırlıklı olarak silÂh üzerinden değil, mide ve zihin üzerinden yapılıyor. Mide savaşını kaybeden zihnini de kaybediyor. Bu durumda, “Her aşaması detaylı planlanan büyük bir hücuma karşı ne yapmamız gerekir?”, “Dost görünen düşmanları tanımanın yolları nelerdir?” gibi akla gelen sorulara karşı net cevaplarımız olmadığı takdirde kaybetmek kaçınılmaz olacaktır.

Dizi: GDO meselesi - 7
Cenk Çalık

***

Fare Deneyleri!

Rusya Bilim Akademisi görevlilerinden Dr. Irina Ermakova’nın 2005 yılında yaptığı fare deneyi GDO konusunda oldukça önemli bir sonucu ortaya çıkarır. Denek farelerden 1. grup tabiî gıdalarla, 2. grup GDO’suz soyayla, 3. Grup ise GDO’lu soyayla beslenir. Üç kez tekrarlanan fare deneylerinin sonucunda denek farelerden üç hafta içerisinde:

a) Tabiî gıdalarla beslenen farelerin % 6.8’i ölür.

b) Normal soya ile beslenen farelerin % 9’u ölür.

c) GDO’lu soya ile beslenen farelerin % 55’i ölür.

Ayrıca GDO’lu soya ile beslenen, fakat ölmeyen farelerin % 36’sı, olması gereken ağırlığın altındadır.

2008 yılında Viyana Üniversitesi’nin, Avusturya Tarım ve Sağlık Bakanlığı’nın katkılarıyla yaptığı bilimsel çalışmada ise GDO’lu gıdalarla beslenen farelerin, ilk nesilden başlayan ve 3. ve 4. nesillerde büyük ölçüde artan şekilde üreme yeteneklerini kaybettiği tesbit edilir.

Monsanto’nun Mısırları

Uluslararası Biyolojik Bilimler Dergisi’nin Şubat 2010 sayısında yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş mısırlarından elde edilen yiyeceklerin memelilerde organ yetmezliğine sebep olduğu tesbit edilir. Dergide yer alan makalede: “Etkiler kendilerini genel olarak, yiyeceklerin toksinsizleştirmesinin yapıldığı iki ana organ olan böbreğin ve karaciğerin işlevlerinde gösteriyor. Buna ek olarak GDO’ların kalp, böbreküstü bezleri, dalak ve kan hücrelerinin çalışmaları üzerinde de olumsuz etkileri olduğu gözlendi. Genleriyle oynanmış ürünler hiçbir zaman insan ve hayvan beslenme düzeninin bir parçası olmamalı. Bu ürünlerin tüketiciler üzerinde uzun vadede ne gibi etkilerinin olacağını henüz tam olarak bilemiyoruz.” deniyor.

American Epicyte Şirketi Eylül 2001’de yaptığı basın toplantısında: “Gebeliği engelleyen mısır ürettik. Sperm öldürücü antikorlar üreten mısırlarla dolu bir seramız var” demiş ve sonra Novartis ilâç şirketiyle gebelik engelleyici proje ortaklığı kurduğunu da ilân etmişti. Bu firma daha sonra sperm öldürücü mısırların üretim lisansını DowAgro’ya ve Monsanto’ya devretmişti.

ABD’de on dört bin çift üzerinde yapılan çalışmada; GDO’ların cinsel hormonların faaliyetlerini sekteye uğrattığı, çift cinsel organ, cinsel organ bozukluğu ve sperm azalması gibi sonuçlar ortaya çıkardığı tesbit edilmiştir.

2000 yılında bütün GDO bitkilerin yüzde altmış dokuzunda glifosat adındaki yabancı ot öldürücü ilâca karşı direnç geni mevcutken, günümüzde bu oran yüzde sekseni geçmiştir. Bu durum sürekli artan oranda ilâç kullanılarak çözülmeye çalışılmaktadır. Resmî kurumlar 1996 yılında sebzelerde bulunabilecek en fazla ilâç artığı değerini, soya fasulyesinde kilogram başına yirmi miligram düzeyine çıkartmıştır. Bu daha önceki değerin iki yüz katıdır.

İki yüz katlık artış elbette insanlarda birçok sağlık sorununa sebep olur. Kanada Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan bir araştırmada 2110 kadın, toplam 3936 gebeliği hakkında bilgi vermiştir. Bu gebeliklerin 395’i düşükle sonlanmıştır. Düşüğün tarımsal ilâçla ilgisi araştırıldığında, ilâçla temas edenlerin oranı temas etmeyenlere göre daha yüksek çıkmıştır. Özellikle otuz dört yaş üstü kadınlarda daha fazla düşük tesbit edilmiştir. Ayrıca 2007’de Fransa’da yapılan bir araştırmada, glifosata maruz kalan insan hücre kültürlerinde hormon üretiminde bozukluk oluştuğu tesbit edilmiştir. Bu sebeple de glifosatın kısırlık yapıcı etkisi olduğu ileri sürülmüştür.

Glifosatın hücre döngü bozukluklarına yol açtığı, deniz kestaneleri üzerinde yapılan bir araştırma ile belirlenmiştir. Deniz kestanesi hücrelerinde, bu tarım ilâcını kullananların solunum yoluyla maruz kaldığı dozun 500-4000 kat daha altında bir dozla hücre döngü kusurları oluşmuştur.

Glifosatın StAR proteininde bozukluk oluşturması sonucu beyin gelişiminde önemli olan adrenal hormon üretiminde azalma meydana gelmiştir. ABD’nin Minnesota eyaletinde glifosat kullanan çiftçilerin çocuklarında doğumsal özür ortaya çıkıp çıkmadığı araştırıldığında, glifosat ile teması olan çiftçilerin çocuklarında genel ortalamaya göre üç misli daha fazla dikkat eksikliği ile kendini gösteren beyin gelişim hastalığı belirlenmiştir.

Fransa’da yapılan bir araştırmada, HepG2 tipi insan karaciğeri hücreleri değişik dozda glifosata maruz bırakılmıştır. Doz iki ppm’ye çıkartıldığında HepG2 karaciğer hücrelerinde östrojen reseptörleri işlevini kaybeder. Beş ppm dozda ise, hücre içi DNA hasar görmeye başlar. On ppm dozda hücreyi öldürücü etki ortaya çıkmaya başlar. Bazı yemlerde dört yüz ppm’ye kadar glifosat artığına izin verildiğini düşünürsek, ne kadar büyük bir risk altında olduğumuz ortaya çıkar.

Bunun dışında glifosatın sinir sistemi üzerine olumsuz etkilerinin, ses kısıklığına sebep olması, burun iltihabına yol açması gibi sağlık sakıncalarının da olduğunu belirtelim.

İki altın bilezik: Soya ve mısır!

GDO artık başta soya ve mısırla dünyaya ciddî anlamda yerleştirilmiştir. Piliç endüstrisi bütünüyle GDO’lu soyaya bağlı hale gelirken, büyükbaş yeminde de hammadde olarak GDO’lu mısır kullanılmaktadır. Bugün soyanın sekiz yüzden fazla, mısırın ise altı yüzden fazla çeşit ürüne katıldığı ve bütün bu ürünlerin gündelik tüketimin her aşamasında yer alan ürünler olduğu düşünülünce, riskin büyüklüğü bir kez daha görülüyor. 

Amerikan Federal Pestisit Ürünleri Veri Tabanı’na göre hibrit tohumlar yetişsin diye yirmi binden fazla pestisit kullanılıyor. Pestisit ürünlerde kullanılan kimyevî maddelerin sayısı altı bin dört yüz civarında. Bu maddelerin akut zehirlenme, kanser, doğum kusurları, kısırlık, sinir sistemi bozuklukları, gelişim bozuklukları başta olmak üzere onlarca zararlı etkisinin olduğu tesbit edilmiştir.

Bütün bu araştırma sonuçları GDO’nun bilerek ve planlı bir şekilde insanlığın başına belâ edildiğini gösteriyor. Şu ana kadar sağlık yönünden bakıldığında tek bir müsbet etkisinin olmadığı görülüyor. Bunu örtbas etmek için sürekli yalana başvuruyorlar. Verim artacak, besin değeri yükselecek, maliyet düşecek gibi iddiaların yalan üzerine kurulu olduğu görülüyor. 

GDO piyasasının yüzde doksanını elinde tutan Monsanto için: 

“Üç çeşit yalan vardır: Yalanlar, menfur yalanlar ve Monsanto yalanları.” denmesi tesadüf olmasa gerek.

İngiliz Papaz: Thomas Robert Malthus

Bugün açlığı ve kısırlığı insanlığın başına belâ edenlerin kimden akıl alarak hareket ettiğini bilmek bu zihniyeti daha yakından tanımak için gereklidir. İngiliz papaz Thomas Robert Malthus, 1798 yılında “Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme” adlı çalışmasıyla tanınmıştır. Özetle, nüfusun geometrik bir şekilde artarken yiyecek arzının aritmetik bir şekilde artacağını ve bu durumun kitlesel açlığa sebep olacağını ve dünya nüfusunun azaltılması gerektiğini savunur.

Bu görüşler, Charles Darwin’in evrim teorisinin temeli sayılan “doğal seleksiyon” tezinin oluşmasına sebep olacaktır. Bu fikir Amerikan Soy Arıtım Derneği, Sosyal Hijyen ve Doğum Kontrol Bürosu gibi kuruluşların ortaya çıkmasının zeminini hazırlar. Bütün bu gelişmelerin baş rolünde Rockefeller ailesinin en önemli ismi David Rockefeller vardır. Kendisini bu işe adamıştır. 1952’de Nüfus Konseyi’ni kurar.

Rockefeller

Bu tarihten sonra Soy Arıtım Projesi, Nüfus Konseyi’nin oluşumuyla geri plana alınarak onun yerine “aile planlaması” ve “nüfus kontrolü” terimleri kullanılmaya başlanır. Bu yeni söylem sayesinde ırkçı söylemler yerini politik terimlere bırakmıştır. Rockefeller, Nüfus Konseyi’nden sonra Uluslararası Planlı Aile Federasyonu’nu kurar. Dünya nüfusunun hızla arttığını, bu sebeple hem nüfusun azaltılması hem de tarımsal üretimin arttırılması gerektiğini iddia ederek 1943’te “yeşil devrim”i başlatır. Bu tarihten itibaren de, daha önceki yazılarda ifade edildiği gibi GDO’nun dünyaya yayılmasının temeli atılarak bugünlere gelinir.

Bunca çabanın amacı nüfusu hızla azaltarak kontrol etmeye çalışmak. David Rockefeller’in torunu John David Rockefeller’in: “Bana göre nüfus kontrolü günümüzde atom silâhlarının kontrolünden sonra ikinci en büyük önceliğimizdir.” ifadesi durumu özetliyor.

Porto Riko ve Brezilya

Doğum kontrolü denemelerinin ilk yapıldığı ülke Porto Riko’dur. 1965 yılında yapılan bir araştırmada doğurganlık çağına gelmiş kadınların % 35’inin başarıyla kısırlaştırıldığı görülür. İkinci hedef Brezilya’dır. 1970’lere gelindiğinde Brezilya hükümetince yapılan araştırmada 14-55 yaş aralığındaki kadınların % 44’ü doğurganlığını kaybetmiştir.

Görüldüğü üzere, sömürmek için aldatmak zorundalar. Aldatmak için maskelere ihtiyaçlarının olduğu açık. Merhametleri yok. Aile planlaması, korunma, üreme sağlığı, sezaryen, aşı kampanyaları, kürtaj ve kısırlaştırıcı gıda yardımları gibi faaliyetler en fazla kullandıkları yöntemlerdir. Ayrıca, kısır tohumlar üretmelerinin sebebi onları tüketenleri de kısırlaştırarak yok etmek. Bu oyuna gelmemek elimizde. Gıdaların niceliğiyle değil niteliğiyle ilgilenmemiz gerekir. Görselliği ve hazzı ön plana alırsak mağlûp olmak kaçınılmaz olacaktır. Mide ifsadına izin verenin, aklının ifsadına da izin verdiğini anlaması gerekir. Tabaktaki iktidar kaybedildiğinde düşünce, eylem ve dâvâ adamının çıkmasının zorlaşacağı aşikârdır…

SİYASÎ YÖNDEN: GDO

Bir işgalle karşı karşıyayız. Bilinenin aksine günümüz dünyasında işgaller ağırlıklı olarak silâh üzerinden değil, mide ve zihin üzerinden yapılıyor. Mide savaşını kaybeden zihnini de kaybediyor. Bu durumda, “Her aşaması detaylı planlanan büyük bir hücuma karşı ne yapmamız gerekir?”, “Dost görünen düşmanları tanımanın yolları nelerdir?” gibi akla gelen sorulara karşı net cevaplarımız olmadığı takdirde kaybetmek kaçınılmaz olacaktır.

Son yıllarda sıkça duyduğumuz GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) bütün dünyanın sağlığını ve geleceğini tehdit etmektedir. Bu biyoteknolojik yöntemlerin iyi niyet için kullanıldığı söylenir. Masum yalanlarını duyarsınız: “Dünyada açlık var!”, “Kaynaklarımız kıt!”, “Verim artacak, sorunlar çözülecek!”…

Düşmanı tanımamak dost zannetmemize sebep olur. GDO mevzuunu etraflıca ele almaya mecburuz. Meseleye siyasî, dinî, sosyal, sağlık, ekonomik ve çevre yönünden bakarak anlamaya çalışmalıyız.

Terminatör Genler

Her canlının belli bir gen dizilimi vardır. Bu gen diziliminin bir bölümünün ya da tamamının değiştirilmesiyle elde edilen canlıya Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) adı verilir. Bu işlemi yapan firma, ortaya çıkan yeni canlıyı tescil ettirerek patent altına alır. Gen transferi esnasında ayrıca “terminatör gen(!)” ilâvesi de yapılır. Bu genin mühim bir fonksiyonu vardır. Bitkinin bir kere olgunlaştıktan sonra kendisini yok etmesini sağlar. Yani, tek kullanımlık bir tohum elde edilmiş olur.

 Bugüne kadar binlerce gen patent altına alındı. Üç biyoteknoloji şirketi ve yirmi bin insan, gen dizilimi için patent başvurusunda bulundu. Bunlardan yaklaşık bin beş yüz tanesine patent verildi. Sadece ABD’de 1985-1999 arasında on bir bin bitki için patent alınmış durumda. Üstelik bazı hastalıkların teşhisi için geliştirilen genetik testlerden, test masrafları ve geni bulanlara hak payı dağıtmak için para alınarak kazanç sağlanıyor. Bu da küçük bir azınlığa hizmet eden patentleşme ile beraberinde ahlâkî, felsefî, hukukî, dinî, siyasî ve ekonomik meseleler gibi onlarca mevzuyu gündeme getiriyor…

Hibritin ve Aşılamanın Farkı Nedir?

Bir veya daha fazla gen bakımından farklı iki veya daha fazla canlı arasında yapılan çaprazlama sonucu elde edilen melezleme ve tek kullanımlık tohum uygulamalarına hibrit (melez, kırma, ebter) denir. Bunu aşılama ile karıştırmamak gerekir. Aşılama, yüksek randımanlı türün daha az randımanlı türe yerleştirilmesiyle oluşan çoğaltma yöntemidir. Yani, aynı tür içinde olmasını ve doku uyumunu gerektirir. Meselâ iki domatesin aşılanması gibi. Hibrit işlemi farklı türden diğer bir türe genetik müdahale ihtiva eder ve tohumun işlemi reddetmesi engellenir. Doku uyumu da gerekmez. Daha dayanıklı olsun diye domuz geninin domatese eklenmesi gibi…

Gen, canlıların her türlü özelliklerini belirleyen ve hücre çekirdeğindeki kromozomlarda bulunan kalıtım maddesinin en küçük birimidir. Genom ise, bir organizmanın sahip olduğu genetik şifrelerin tamamıdır. Genin yüzde doksan beşi hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Yanlış okumadınız. Bütün bu genetik transferler malûmatımız olan yalnızca yüzde beşlik alanda yapılıyor. Nasıl bir ateşle oynandığının farkında mıyız?

DEVAM EDECEK

Okunma Sayısı: 1886
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Sabiha kurt

    10.1.2022 08:50:16

    Allah sizden razı olsun hocam yazılarınızı takip ediyorum .Nasıl çözülecek bu sorun gerçekten çok vahim üzücü insanlık için . Bence savaş gibi savaşmalıyız ama nasıl hangi birisiyle yediğimiz herşey tarımla Allah sonumuzu hayreylesin .tekrar teşekkürler insanlığı kurtarma çabalarınız için inşallah insafa gelrn olur Allahtan korkup hesap vereceğini aklına getiren birileri birşeyler yapar .Biz çiftcimizi biz insanımızı bilinçlendire bilirsek inşallah.gelecek için çocuklarımız için insanlık için .Allahın izni yardım ve inayetiyle inşallah.Allah yardımcınız olsun.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı