Organizmada değişik hizmetler yürüten hücre gruplarının faaliyetleri, bilimsel gelişmeler ilerledikçe daha detaylı gözlemlenmektedir.
Hücreler âlemindeki nizam ve intizam karşısında bilim insanları, tıp fakültelerinde okutulan temel derslerden olan Tıbbî Fizyolojide şu tespiti yapmaktadırlar: “Her bir insan hücresinde sayıları binleri aşan farklı genler bulunduğu için, hücresel aktivitelerin de çok çeşitli yollardan kontrol edilebilmeleri sürpriz değildir. Gen kontrol sistemleri özellikle hücre içindeki amino asitlerin, amino asit türevlerinin, ara ürünlerin ve karbonhidrat, lipit ve protein metabolizma ürünlerinin konsantrasyonlarını kontrol etmeleri bakımından önemlidir. (…) Böylece, hücre farklılaşmasıyla ilgili bilgilerimiz hala belirsizlik içindeyse de, hücre farklılaşmasını kontrol eden birçok mekanizmanın var olabileceğini biliyoruz.” 1
Hücre fonksiyonlarının ve farklı alanlarda görev almalarındaki süreçte; “Irsî moleküler ipuçları, yerel olarak üretilen sinyaller, mekanik kuvvetler ve çevresel şartlar arasındaki yinelemeli bir diyalog yoluyla ne inşa edeceklerini ‘biliyorlar’. Böylece milyarlarca hücre, kendi içinde tutarlı bir organizma üretebiliyor” denilmektedir. Ancak bazı çevrelerce, “Yüzeysel olarak bakıldığında hücrelerin ne yaptıklarına dair en ufak bir fikirleri bile yok. Çünkü hücrelerin beyni, aklı, bilinci, benliği yok. Hücre dediğimiz şeyler tıpkı yamaçtan akan bir nehir gibi. Tamamen bilinçsiz bir şekilde fiziği, kimyayı ve biyolojiyi takip ediyorlar. Akan bir nehir nasıl milyonlarca yılda büyük kanyon yapabiliyorsa, hücreler de aynen bunu yapıyor.” gibi yorumlar yapılmaktadır. Bu son derece kompleks faaliyetlerin, sadece maddî birer biyoloji olayı olduğunu iddia edebilmek; faaliyetin perde arkasındaki ilim, irade ve kudretin muhteşem sanatını görememek ve eserin değerini küçümsemek olmayacak mıdır?
Hücreler âleminde gerçekleşen bu faaliyeti, “sadece anlama ve idrak etmesi zor, emek ve yıllar yılı çabalamayı gerektiriyor. Eh, bilim de o sebeple var. İyi ki de var.” şeklinde yorumlayanlar da mevcuttur. Elbette bu doğrudur. Fakat ilimde derinlik kazanıldıkça, marifetullahta da mesafe katedilir. Dikkat çekici bir örnek verelim: Nobel fizik ödülü sahibi Alman fizikçi Max Planck diyor ki: “Biri diğerini tamamladığı için din ve bilim arasında gerçek bir karşıtlık olması mümkün değildir.” Fizikçi Paul Davies, Templeton ödülünü alırken yaptığı konuşmada ise “Bilim ancak bilim adamı, Tanrı’nın varlığını tamamen kabul eden bir dünya görüşü benimsediğinde ilerleyebilir.” demiştir. 2
Hücrelerin bilinmeyen özellikleri, devam eden bilimsel araştırmalar geliştikçe ve yapılarının ihtişamı daha iyi anlaşıldıkça ortaya çıkmaktadır. ABD’deki New York Üniversitesi’nden uzmanların yaptığı araştırmada, örnek alınan böbrek ve sinir doku hücrelerinin çeşitli kimyasal sinyaller aldıklarında, beyin hücrelerinin anıları depolamak için yaptığı davranışı göstererek “anı depolayan geni” aktifleştirdiği tespit edildi. Araştırmayı yapan Nikolay Kukushkin, yaptığı açıklamada “Öğrenme ve anı depolama kabiliyetinin genellikle beyin ve beyin hücreleriyle ilişkilendirildiğini ancak bu çalışmanın vücuttaki diğer hücrelerin de aynısını yapabileceğini gösterdiğini” ifade etti. Bu çalışma “Nature Communications” dergisinde yayınlandı. 3
Bu çalışmalar gösteriyor ki, dikkatli ve ibretli bir bakışla hiçbir şeyin nizamsız, gayesiz olmadığı görülebileceği gibi, hücrelerin de bu kanuna dâhil olduğu anlaşılabilecektir. Hücreler başıboş bırakılmamışlardır. Organizmanın fonksiyonları geliştikçe “hücreler karmaşıklaşıp, sayıca arttıklarındaysa ortaya yeni etkileşimler ve kuvvetler çıkmaya başlıyor” deniyor. Bu dengeli ve canlı fonksiyonların yönetilmesinde, ilim ve kudret sahibi bir organizatör gerekmiyor mu? Her cins hücrenin hafızasına ve navigasyon sistemine, yapacağı fonksiyonların programları ayrı ayrı işlenmiştir.
Dipnotlar:
1- John Hall-Michael E. Hall, Tıbbî Fizyoloji, s.45 Güneş Kitabevi 2021
2- Emre Dorman, Modern Bilim “Tanrı Var”, s.57 İstanbul Yayınevi 2011
3- Basın. (Yeni Asya)