"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hürriyetçi olmanın gereği

M. Ali KAYA
24 Eylül 2026, Perşembe
“Zira, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeye dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz.”

ARAŞTIRMA: SİYASETTE MUKTESİT MESLEK-2

 

Muktesit Meslek Hürriyetçi Olmaktır

Bediüzzaman Asr-ı Saadetin ve Hulefa-i Raşidîn’in adilane yönetiminin ve Hz. Ali’nin muktesit mesleğinin “Hürriyetçi” bir yönetim olduğunu da izah ederek bundan sonra hürriyetçi olmuştur. 1910’da Doğuda Hürriyet ve Meşrutiyetin önemini anlattığı “Münazarat” isimli eserinde “Hürriyet ateşten bir gömlektir, bu da kâfirlere has bir özelliktir” diyenlere mukabil “O biçare şair hürriyeti bolşevizm mesleği ve ibâha mezhebi zannetmiş. Hâşâ! Belki insana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubudiyeti intac eder. Hem de çok adamlar görmüşüm, Sultan Abdülhamid’e Ahrardan ziyade hücum ederdi ve derdi: “Hürriyeti ve Kanun-u Esâsîyi otuz sene evvel kabul ettiği için fenadır.” İşte, yahu, Sultan Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdadını hürriyet zanneden ve Kanun-u Esasî’nin müsemmâsız isminden ürken adamın sözünde ne kıymet olur? Hem de yirmi senelik İslâmiyetin bir fedaisi de demiştir: “Hürriyet Allah’ın insana en büyük hediyesidir. Hürriyet imanın hassası ve özelliğidir.”

“Yirmi senelik İslâm’ın fedaisi” dediği bizzat kendisidir. 1980 yılından itibaren hürriyetçi ve muktesit bir mesleği takip ettiği için kendisini İslâmiyet fedaisi olarak isimlendiriyor. “Nasıl hürriyet imanın hassasıdır?” diyenlere de; “Zira, rabıta-i iman ile Sultan-ı Kâinata hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına girmeye o adamın izzet ve şehamet-i imaniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecavüz etmeyi dahi, o adamın şefkat-i imaniyesi bırakmaz. Evet, bir padişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçareye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek iman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saadet...”19 buyurarak cevap veriyor.

Hulefa-i Raşidîn Siyasette Muktesit Mesleği Takip Etmişlerdir

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de “Mü’minlerin dünyaya ait işleri aralarında meşveret iledir”20 buyurur. Hadislerde şûra, “kişisel ve toplumsal düzeyde her iş bakımından doğru karar almanın gerekli bir yöntemi”21 diye tanımlanmıştır. Bu sebeple Peygamberimiz (asm) dünyaya ait işlerde vahyin olmadığı meselelerde sahabelerine danışarak hareket ederdi.22

Kur’ân-ı Kerîm “Ve şavirhum fi’l-emr” 23 ayetinde “Onlarla istişare et!” ferman etmiştir. Onlardan kast edilen ise halktır ve millettir.24 Peygamberimiz (asm) “Başınıza sevmediğiniz başı kuru üzüm başı gibi olan bir Habeşli seçilse, sizi Allah’ın kitabına göre idare etse ona itaat ediniz”25 ferman ederek asayiş ve huzurun korunmasını, hürriyetin teminini ister.

Bu ayet ve hadisler çerçevesinde sahabeler Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hasan (r. anhüm) Müslümanların seçimi ile iş başına gelmişledir. Onlar keyfî yönetim sergilememişler “Meşveret, adalet ve kanun hâkimiyeti” ile yani, Allah’ın emirleri olan yasalarla, Peygamberimizin (asm) sünneti olan “kanunlarla” ve meşveretle alınan kararlarla hürriyetçi adil bir yönetim sergilemişlerdir. Ancak Hz. Ali (ra) zamanında baş gösteren fitneler “hilafet ve saltanat” mücadelesini netice vermiş ve nihayet Peygamberimizin (asm) “Benden sonra hilafet otuz senedir; sonra ısırıcı bir saltanat dönemi gelir”26 hadisinde işaret ettiği gibi hilafet Hz. Hasan’ın (ra) altı aylık hilafeti ile son bulmuştur. Hz. Hasan (ra) Müslümanlar arasında siyasî çatışmalara son vermek için hilafetten feragat ederek yönetimi Hz. Muaviye’ye (ra) bırakmıştır. Hz. Muaviye’den (ra) sonra oğlu Yezid “ısırıcı bir saltanat dönemini” başlatmıştır. Böylece hürriyetçi hilafet yönetimi baskıcı, istibdadı esas alan saltanata dönüşmüştür.

Meşrutiyet Döneminde Muktesit Meslek

Padişahın yetkilerinin “Kanun-i Esasî” ile sınırlandırıldığı “Meclis-i Mebusan”ın açılması ile “Meşveret” hakikatinin hayata geçirildiği “Meşrutiyet-i Meşrua” yani dine uygun, hilafet sistemine benzer ve Hulefa-i Raşidîn’in uyguladığı sisteme geçilmesini saltanattan hilafete geçiş olarak gören Bediüzzaman bu sebeple Meşrutiyeti şeriat namına desteklemiş ve Hürriyetçilerin yanında yerini almıştır. Bediüzzaman bunu Peygamberimizin (asm) “Hilafet otuz sene devam eder. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat olur; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur”27 hadis-i şerifine uygun bulmuştur. Bu sebeple Bediüzzaman “Ruh-u meşrutiyet şeriattandır; hayatı da ondandır”28 demiştir.

Adaletin sağlanması yöneticinin hürriyetçi ve tarafsız olmasına bağlıdır. Nitekim Bediüzzaman “Unsuriyet ve milliyet esasları, adaleti ve hakkı takip etmediğinden, zulmeder, adalet üzerine gitmez. Çünkü, unsuriyetperver bir hâkim, millettaşını tercih eder, adalet edemez”29 buyurur. Unsuriyet ve milliyet sadece ırkçılık anlamında değil, ideolojik her yönetim taraftarlıktır ve ideolojisini halka kabul ettirme amacına yönelik olduğu için baskıcı, hürriyetleri kısıtlayıcı istibdat yönetimidir. 1923-1950 yılları arasında uygulanan “İstibdad-ı mutlak” ne içindi? Irkçı, ideolojik devrimleri halka kabul ettirmek için değil miydi? Bu durum ise Kur’ân’da “Cahiliye” yönetimi olarak ifade edilir. 

Peygamberimiz (asm) “İslâm, Câhiliyetten kalma ırkçılık ve kabileciliği ortadan kaldırmıştır. Müslüman olduktan sonra, Habeşli bir köle ile Kureyşli bir efendi arasında hiçbir fark yoktur”30 buyurarak unsuriyet ve ırkçılığı yasaklamıştır. Zira ırkçılık tarafgirliğin ve zulmün temelidir. 

Aynı şekilde ideolojik bir tutum ve yaklaşım da tarafgirliği netice verdiği için adaleti sağlayamaz. Bediüzzaman “Hayat-ı maneviye ve sıhhat-i ubûdiyet, adavet ve inatla sarsılır. Çünkü, vasıta-i halâs ve vesile-i necat olan ihlâs zayi olur. Zira, tarafgir bir muannid, kendi a'mâl-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hâlisen livechillâh amele pek de muvaffak olamaz. Hem hüküm ve muamelâtında tarafgirini tercih eder, adalet edemez. İşte, ef'âl ve a'mâl-i hayriyenin esasları olan ihlâs ve adalet, husumet ve adâvetle kaybolur”31 buyurur. 

Bu ifadeler düşmanlığın inat ve tarafgirlikten kaynaklandığını anlatmaktadır. Toplumda tarafgirliği, inat ve düşmanlığı körükleyerek çatışmalara, anarşiye sebep olan ideolojik fikirler ve yaklaşımlardır. Dinî bir ideoloji ve siyasî bir sistem olarak gören ve siyaset alet eden “Siyasal İslâm”  olarak anılan düşünce de ideolojik bir sistemdir. Zira siyasîler maalesef kendi çıkarları için dinî ve millî değerleri istismar ederek ideoloji haline getirmiş ve din konusunda cahil olanları aldatarak kendi amaçlarını gerçekleştirmiş ve din adına baskıcı bir yönetimi sergilemişler ve halkın itiraz hakkını da hukukunu savunmasını da dinî kaygılarla engellemeye çalışmışlardır.

Günümüzde Siyasette Muktesit Meslek  

Siyasî partilerin ideolojik amaçla kurulduğunu ve pek çok çatışmaları ve ihtilalleri netice verdiğini düşündüğümüz zaman ırkçı ve ideolojik partilerin adaleti sağlayamayacağı ve toplumda birliği beraberliği, huzur ve asayişi temin edemeyeceği yüz yıllık tecrübe ile görülmüştür. Toplumda hürriyeti, adaleti ve sağlıklı meşvereti oluşturacak olan sistem ancak Asr-ı Saadeti model olarak alan Hürriyetçi Demokrasidir. Zira hürriyetçi demokratlar ırkçı ve ideolojik değillerdir, dinî siyasete alet etmedikleri gibi “din ve vicdan hürriyeti”ni temin ederek dine hizmeti esas alırlar. 

İşte Bediüzzaman bu sebeple Ahrarları ve onların devamı olan Demokrat Parti’yi desteklemiştir. Aynı ideal ve amacı takip eden tek parti de yine Demokrat Parti’nin devamı olan Demokrat Partidir. Her parti kuruluş amacına hizmet eder ve kökenine bağlıdır. Bir kökenden kopan partiler yaşamaz, ya aslına, kökenine döner veya yok olurlar. Bunu siyasî tarihi takip edenler bilirler. ANAP bu konuda en güzel misal olduğu gibi yakında AKP de aynı akıbete uğrayacaktır. Zira siyasetin felsefesi bunu gerektirir. Demokrat Parti ise 1902 Ahrar kökenine bağlı kalmaya ve kuruluş amacı olan Hürriyetçi Demokrasinin temsilcisi olmaya devam edecektir. Bu sebeple günümüzde siyasette muktesit mesleği takip eden DP olduğu anlaşılmaktadır. 

Sonuç

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin “siyasette muktesit meslek” dediği meslek “hürriyetçi olmak” ve Ahrar dediği hürriyetçileri desteklemektir. Zira yukarıda da ifade edildiği gibi ırkçı ve ideolojik partiler ve siyasî iktidarlar adaleti sağlayamaz, asayiş ve huzuru temin edemezler. Zira taraftırlar, taraflarını tercih ederler, tarafsız davranamazlar. Bu sebeple adalet edemezler. Bediüzzaman’ın “Eski tahribâtı tamirâta başlayan hakikî vatanperver olan Demokratlar nâmında hamiyetli Ahrarlar, yani hürriyetperverler, Nur ve Nurcular’ı takdir etmelerine çok minnettarım. Onların muvaffakiyetine çok dua ediyorum. İnşallah o Ahrarlar istibdâd-ı mutlakı kaldırıp tam bir hürriyet-i şer’iyeye vesile olacaklar”32 demesinin sebebi “siyasette muktesit mesleği” takip etmesi, göstermesi ve bu mesleği takip edenlerin hürriyet ve asayişi koruyup adaleti sağlayacak olanların “Hürriyetçi Demokratlar” olduğunu bize haber vermektedir. Bu sebeple Bediüzzaman Nur Talebelerinde fiilen siyaset girmeden ve yönetime talip olmadan “Demokratlara nokta-i istinat olmak” gerektiğinin dersini verir.33 

-SON-

Dipnotlar:

19. Münazarat, s. 59., 20. Şura, 42:38., 21. İbn Ebû Şeybe, Musannef, 5: 221, 298; Tirmizî, Fiten, 78; Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, 2: 242., 22. Tirmizi, Cihad, 35., 23. Âl-i İmran, 3: 159., 24. Münazarat, s. 53., 25. İbn Mâce, Cihad, 39; Buhârî, Ahkâm, 4; Muhammed el-Hudarî, Tarihu’l-Umemu’l-İslâmiye, DGBT, 2:27-430., 26. Ebu Davud, Sünnet, 8; Tirmizî, Fiten, 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4:272; 5:220, 221; Nursi, Lem’alar, 66., 27. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4:273., 28. Münazarat, s. 38., 29. Bediüzzaman, Mektubat, s. 88., 30. Buharî, Ahkâm, 4, İmâra, 36, 37; Ebu Davud, Sünnet, 5; Tirmizî, Cihâd, 28, İlim, 16, Nesâî, Bey'a, 26; İbni Mâce, Cihad, 39; Müsned, 4:69, 70, 199, 204, 205, 5:381, 6:402, 403., 31. Mektubat, Uhuvvet Risalesi, s. 384., 32. Emirdağ Lâhikası. s. 520., 33. Emirdağ Lahikası, s.537.

Okunma Sayısı: 155
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı