"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Nurları sıradanlaştırma çabası (1)

M. Latif SALİHOĞLU
04 Şubat 2012, Cumartesi
Risâle–i Nur'un lisânı sadedir. Yani fıtrîdir; katkısız, katışıksızdır. Orijinaldir. Aynı zamanda Kur'ân'ın nuruna istinad ettiği için nurlu, feyizli ve bereketlidir.

İşte, böylesi bir "nurlu lisân"a yapılacak herhangi bir müdahale, bütün bu ulvî, kudsî mânâların kesilmesine, en azından perdelenmesine sebebiyet verir.
Bunda ise, çok ağır bir vebâl vardır.
Risâle–i Nur'un lisânına ilişilmesine, başkalaştırılmasına ne müellif–i muhterem Üstad Bediüzzaman'ın, ne hizmetkârlarının, ne Nur'un sâdık talebelerinin rızâsı var.
Nur'un lisânına yönelik bir müdahale, o lisânın asliyetini bozmak, fıtrî karakterini dejenere etmek, sıradan telifat seviyesine ingirgemek hesabına geçer.
Nur–u imân, feyz–i Kur’ân, lütf–u Rahmân'ın inayet, imdat ve medediyle telif edilen Risâle–i Nur'un kendine has lisân ve üslûbunu değiştirme faaliyetini kim ne niyetle yaparsa yapsın, bu yaptığı şey, o nurlu ve feyizli lisâna karşı aynı zamanda bir nevî sûikast hesabına geçer.
Dinin kudsiyeti, o kudsiyetle mütenasip bir dil ile anlatılır. İmân hakikatleri ise, aynı kudsiyete lâfzen ve lisânen de bağlanan nurânî rabıtalarla ve feyizli tâbirat ve tekellümât ile ders verilir.
Risâle–i Nur'da geçen ve "Anlaşılmıyor", yahut "Anlaşılması zor" diye iddia edilen kelime tâbirlerin hemen tamamı âyet ile, hadis ile ve dinin sâir kudsiyeti ile irtibatımızı sağlayan bağlardır, halatlardır, köprülerdir...
Bunlara müdahale etmek, işte o bağları koparmak ve o köprüleri yıkmak gibi olur.
Zaten, seksen yıl evvel yapılmak istenen de bu idi: Ezanı değiştirmek, Kur'ân'ı değiştirmek; gûyâ anlaşılsın diye Türkçeleştirip asliyetini bozmak...
Bu türden teşebbüs ve faaliyetler, hiç şüphesiz "içerden bozmak" hanesine ve hesabına geçmiştir.
Zira, söz konusu olan Kur'ânî üslûp ve lisân, mânâya giydirilen orijinal libâsın ötesinde, adeta bedenin teni, cildi, dokusu, kokusu halini almıştır.
Herhangi bir yerde Risâle–i Nur'dan herhangi bir cümle orijinal haliyle aynen okunduğunda, o ifadelerin Bediüzzaman Hazretlerine ait olduğu ve Nur Risâlelerinde geçtiği hemen hissedilip fark edilir.
Başkasının müdahalesiyle bu ifade bozulduğunda ise, söz konusu hususiyet de dumura uğrayıp gider.
* * *
Nur'un lisânına müdahale edenlerin bir gerekçesi de şudur: Anlamayanlar da okuyup anlasın, istifade etsin diye yapıyoruz bu çalışmayı...
Bediüzzaman Hazretlerinin defaatle "bir bahçe gibidir" dediği Risâle–i Nur, doksan yıldır meydanda. Her yerde ve herkes tarafından okunuyor. Hem de ömür boyu...
Üstelik, bu insanların bir kısmı ümmidir. Sadece dinleyerek istifade ediyor.
Acaba, bunca zamandır sayıları milyonları geçen bütün bu insanlar Risâleleri anlamadan mı okumuşlar?
Yoksa, o bahçeden kendi ihtiyacının fazlasıyla karşılandığını bilerek ve hissederek, hiç bıkıp usanmadan okumaya, dinlemeye devam mı etmişler?
Acaba, tekraren okunup dinlendiği halde hiç usandırmamanın esaslı bir sebebi de lisân–ı aslîsindeki belâgat, halâvet, letâfet, tilâvet değil midir?
O lisân bozulduğunda, imân dersi veren o eserlerin usandırmadan tekraren okunması hiç mümkün olur mu? Örnek gösterilebilir mi?
Bugün Risâle–i Nur'dan başka hangi eser külliyatı vardır ki, hem ferden, hem de müçtemian tekraren ve ömür boyu okunma hususiyetine sahip olsun?
Öte yandan "Canım ne var bunda, Kur'ân'ın bile tercümesi yapılmıyor mu?" gibisinden serâpa demagoji ve cerbezeâlud görüşler de serd ediliyor.
Oysa, burada söz konusu olan tercüme değil, düpedüz tahrifattır; Nur'un fıtriliğini bozmak, asliyetini dejenere etmektir.
Bu tür müdahale çabası, son kırk–elli senedir zaman zaman yoğunluk kazanarak nüksediyor. Bundan sonra da benzer durumların olması kuvvetle muhtemeldir.
Zira, artık tehlike içeriden geliyor. Bu sebeple, Nur Talebelerinin daha bir dikkat ve teyakkuz hali içinde bulunmaları iktiza ediyor. Aksi takdirde, "sadeleştirme" adı altında, daha bir sürü tahrifat ile kargaşaya ve kafa karışıklığına mahal verilmiş olur.

Meselenin kaynağına bakalım

Evet, eski zamanda en büyük tehlike "hariçten" gelirdi. Onun için, karşı koymak, mukavemet etmek kolaydı. Eski zamanın dahilî en büyük tehlikesi ise, "cehaletten" gelirdi. Onun da izalesi kolaydı.
Çağımızdaki durumun büyük çapta değiştiğini kaydeden Bediüzzaman Said Nursî, Sebilürreşad gazetesi sahibi ve başyazarı Eşref Edip Beye 1952'de verdiği mülâkatta "Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti" diyor ve şunu ekliyordu: "Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü, düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur."1
İman kalesinin bu zamanda tehlike altında olması şimdiki tehlikenin hem içeriden, hem dışardan; imanın âdeta dört koldan taarruza uğramasından kaynaklanmaktadır. Üstelik tehlikenin cehaletten değil de ilim, fen ve felsefe cânibinden geldiği düşünülürse, meselenin önemi daha iyi anlaşılmış olur.
Bediüzzaman'ın bu tehlike karşısındaki can alıcı tesbit ve teklifi şudur: "Bu zamanda ehl–i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle, kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare–i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslâh olsun, imanlar kurtulsun."2
Buna göre zamanın en büyük dalâlet tehlikesine karşı galebe çalmanın, bozulan kalpleri ıslâh etmenin ve zedelenen iman kalesini tamir edip kurtarmanın yegâne çaresi Nur'dur, nuru göstermektir.
Bu yazıda ifade etmeye çalıştığımız "lisân–ı nur" da, şüphesiz bu hakikate dayanmaktadır.

Dipnotlar
1) Tarihçe-i Hayat, YAN, İst., 2004, s. 542
2) Nursî, Said, Lem'alar, YAN, İst., 2004, s. 107

Küçük kıyâmet: 93 Harbi (3)
Kıbrıs İngiliz hâkimiyetinde
Tarih: 1 Temmuz 1878...
Bu tarihte, Kıbrıs'ın toprak mülkiyeti Osmanlılarda kalmak üzere, yönetimi–muvakkaten–Birleşik Krallığa devredildi.
İşin bu noktaya gelmesinin sebebi şudur: Tarih kayıtlarına "93 Harbi" diye de geçen Osmanlı–Rus Harbi (1877–78) esnasında, Osmanlı Devleti, tarihinin en büyük mağlûbiyetini yaşadı.
"Küçük Kıyâmet" diye de adlandırılan bu çetin savaş sebebiyle, Çarlık Rusya'sı,  gerek Kafkaslarda ve gerekse Balkanlardaki Osmanlı topraklarını işgal etti. Bu topraklardan Anadolu'ya tarihin en büyük muhacereti yaşandı.
Keza, toprak kaybının yanı sıra, sayıları yüz binleri bulan insan kaybı meydana geldi.
Balkanları aşan Rus orduları, Trakya'yı da geçerek Edirne'yi işgal etti ve ilerlemeyi sürdürerek tâ Yeşilköy'e kadar geldi.
Burada yapılan Ayastefanos Antlaşmasıyla, Rus kuvvetleri durdurulmaya çalışıldı. (3 Mart 1878)
Ne var ki, bu antlaşmanın şartları çok ağırdı. Genç Padişah Sultan Abdülhamid, yapılan antlaşmayı içine sindiremedi. Bu handikaptan kurtulmak için, Avrupa devletleri nezdinde yeni bazı girişimlerde bulundu.
Çabalar işe yaradı ve neticede Berlin'de yeni bir antlaşmanın yapılması için, Almanya ve İngiltere ikna edildi. Rusya da bu yeni durumu kabul etmeye mecbur kaldı.
13 Temmuz'da imzalanan ve Ayastefanos Antlaşmasının şartlarını kısmen hafifletip Osmanlı lehine çeviren bu antlaşma öncesinde ise, İngiltere, Osmanlı devleti nezdinde birtakım girişimlerde bulundu ve bazı şartları ileri sürdü.
İşte, ileri sürülen bu şartların en ağır olanı Kıbrıs adasının istenmesiydi. İngiltere, adanın mülkiyeti Osmanlı'da kalmak üzere, buranın yönetimine talip oldu. Talipliğin ötesinde, Osmanlı hükümetine şu dayatmada bulundu: Kıbrıs'ı vermezseniz, size değil Rusya'ya yardım ederiz. Böylelikle, Batum, Kars ve Ardahan'a ilâveten, bilhassa Ermenilerin meskûn olduğu yeni bazı vilayetleri de kaybetmek durumunda kalırsınız.
Osmanlı hükümeti, asırlarca dost elini uzattığı İngiltere'nin bu dayatmasına boyun eğmek ve isteklerini kabul etmek durumunda kaldı. Kıbrıs'ın idaresini İngiltere'ye verdi.
Adayı işgal eden İngiliz kuvvetleri, Birinci Dünya Savaşının çıkmasıyla birlikte, Kıbrıs'ın toprak mülkiyetini de ilhak etti.
Okunma Sayısı: 1894
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • özdemiroğlu

    4.02.2012 00:00:00

          Evet bu sıradanlaştırma ihanet veya gafleti için kimisi sadeleştirme perdesinde veya bu halkada;kimisi siyaset perdesi altında,kimisi de meşrep ve meslek noktasında..ilahir.. gidiyor.Esasen mesele öyle sanıldığı kadar kadar sadece bir teşebbüs safhası da değil,bizzat başarabildiği kadar yapılması için gayretler seziliyor ve zaman zaman da görülüyor.Ancak şu realite ortada duruyor;Kur’an’dan mülhem bu hakikatlar parlamaya devam edecek,inşaallah.

  • Sezai Mumcu

    4.02.2012 00:00:00

    Risale-i Nur Külliyati (RNK)nin orijinal lafzi telifatindan beri hafizalarda kalplerde ve ruhlarda kendine has degismeyen munis nakışlar bırakıyor.

    RNK’nin lisanini sadelestirmeye gerek var mi?
    Sadelestirme ile öncelikle mezkur nakışlar tahrip olur, RNK yabancilasir!
    Sadelestirmeye zaten gerek yok, zira RNK’nda emsalsiz bir kendi kendine aciklama uslübu var. Hem Kur’an’in hakiki ve mükemmel bir tefsiri olan RNK -Kur’an’in lafzini kullandigindan- Kur’an okurken hic Arapca dilbilgisi ögrenmemis insanlari bile Kur’ani anlar hale getirdigi ta basindan beri Nur sakirdlerince müsahede edilmektedir

    Hem Dinimiz hem de kendi lisanimiz icin kelime hazinemizi 200-300 kelime daha genisletmek bize ancak menfaat saglar. RNK’i bu menfaate vesile oluyor.

    Bizim lisanimiz gercekten cok zengin bir lisan ve RNK orijinal haliyle bizim bu zengin lisanimizin muhafazasinin teminatidir/garantisidir!

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı