Zor günler yaşıyoruz. Okullarda yaşanan acı hadiseler, bizi toplum olarak geldiğimiz nokta ile yüzleştiriyor.
Eğitim yuvalarının korku ve şiddet mahalli olması yalnızca bir güvenlik meselesi değil, aynı zamanda derin bir ahlâkî ve manevî kırılmanın da göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu kırılma uzun zamandır ailede, sokakta, trafikte, siyasette görülen şiddet ve saldırı olarak kendini gösteriyordu. “Toplumsal çürüme” adı altında yazarlar ve uzmanlar tarafından sıkça dile getiriliyordu. Ancak, okullarda yaşanan saldırı olayları gösterdi ki, artık yangın bir kaç yerde değil. Her yer yangın yeri. Bugün artık bu meseleleri konuşmaktan da öte, bir an önce eyleme geçme zamanı.
Geleceğimizi kurtaralım
Bu yangını yaklaşık bir asır önce fark eden Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, meselenin derin bir iman ve ahlâk meselesi olduğunu teşhis etmişti. Onun, “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum” sözleri, bugün yaşadığımız toplumsal sarsıntıları adeta yıllar öncesinden haber veriyor. Burada anlatılan yangın, maddî yangınlardan daha tehlikeli olan bir yangındır. Çocukların ve gençlerin kalbindeki iman ve İslâm ahlâkının ateşe verilmesi, böylece hem dünyalarını, hem ahiretlerini yakmaktır. Asıl sosyolojik tehlike de budur: Nesilleri bozmak, geleceğimizi karartmak.
Masum çocuk nasıl “canavar” olur?
Risale-i Nur’da çok kez “masum çocuklar” ifadesi geçer. Çünkü çocuk, iyiliğe ve hakikate yatkın bir halde, İslâm fıtratı üzeredir. Yani çocuk kötü doğmaz fakat, zaman içinde ailede görüp öğrendikleri, olumsuz örnekler, ihmal, sevgisizlik ve yanlış eğitim onun ahlâkını şekillendirir. Bunlara, dijital dünyada çocuğun maruz kaldığı ortamları da eklersek, o masum çocuk, süt gibi temiz bir gıdanın bozulduğunda zehire dönüşmesi gibi, bir gün gelir canavara dönüşür. Yakıp, yıkar, etrafı zehirler.
Ne verirsek o olur
Çocuk, ne verirsek o olur. Telefonla büyüyen bir neslin çoğu bugün sosyal medyacı olmuş. “Ne iş yapıyorsun?” diye sorulduğunda “İçerik üreticisiyim” diyor. Oysa, o çocuğa kalem verilseydi, çok iyi bir ressam, iyi bir yazar olabilirdi. Bir müzik aleti verilseydi, çok iyi çalabilirdi. Kitap verilseydi, okumayı ve kitapları sevebilirdi.
Bir çocuğa asla silâh, delici-kesici alet verilmez, yakınında bile bulundurulmamalı. Çocuğa şiddet içeren görüntüler izletilmemeli. Bediüzzaman Hazretleri, talebeleri için bu konuda o kadar hassas ki, şiddeti öğrenmesinler diye hiç bir şeyi kırdırmazmış. Bozuk ampülleri, yumurtayı bile kırdırmamış. Yumurtayı, küçük bir delik açarak çıkarıp öyle pişirmiş, talebelerine de öyle öğretmiş.
Gençlere Risale-i Nur verelim
Şefkat ve müsbet hareket dersini Üstadı Bediüzzaman’dan alan Zübeyir Gündüzalp: “Teessür ve ıztırap karşısında kalbden bir parça kopsa idi, bir genç dinsiz olmuş haberi karşısında o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir” diyerek, bir gencin mânen bozulmasının, ne büyük bir acı olduğunu ifade ediyor. Memleketinde böyle acı vakalar duymamak için, gençlerle yakından ilgilenmişti. Hiç tanımadığı çocuklara, ağabey olup, velisi olmayana veli olmuş, toplantılarına katılmış, onlarla sohbet edip, sıkıntılarına çare olmuştu. Okulların etrafında Risale-i Nur okumuştu. Böylece polis ya da güvenlik görevlilerin yapamayacağı kadar büyük bir güvenlik hizmeti de sağlamıştı. Her çocuğun başına bir polis dikilemezdi, ama kalpleri fethederek içlerine manevî ve ahlâkî bir irade yerleştirilebileceğini çok iyi biliyordu. Bugün gelinen noktada da mesele sadece bir güvenlik meselesi değildir. İnsan yetiştirme meselesidir. Çocuklar ve gençler için acilen seferber olmalı, yangınları söndürmek için koşmalıyız.