Üçüncüsü: Ben vaizleri dinledim; nasihatleri bana tesir etmedi. Düşündüm. Kasavet-i kalbimden başka üç sebep buldum:
Birincisi: Zaman-ı hâzırayı zaman-ı salifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeâyı parlak ve mübalâğalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için, ispat-ı müddeâ ve müteharri-i hakikati ikna lâzım iken, ihmal ediyorlar.
İkincisi: Bir şeyi terğib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvâzene-i Şeriatı muhafaza etmiyorlar.
Üçüncüsü: Belâgatin muktezâsı olan hale mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasip söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.
Hâsıl-ı Kelâm: Büyük vaizlerimiz hem âlim-i muhakkik olmalı, tâ ispat ve ikna etsin; hem hakîm-i müdakkik olmalı, tâ muvâzene-i Şeriatı bozmasın. Hem beliğ-i mukni olmalı, tâ muktezâ-yı hal ve ilcaat-ı zamana muvafık söz söylesin. Ve mizan-ı Şeriatla tartsın. Ve böyle olmaları da şarttır.
Yaşasın Şeriat-ı Garrâ, yaşasın adalet-i İlâhî!..
Yaşasın ittihad-ı millî; ölsün ihtilâf.
Yaşasın muhabbet-i millî; gebersin ağraz-ı şahsiye ve fikr-i intikam!
Yaşasın şecaat-i mücessem askerler! Yaşasın satvet-i müşahhas ordular! Yaşasın akıl ve tedbir-i mücessem dindar cemiyet-i ahrar ve Nur Talebeleri!
Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan Halife-i Peygamber!
Kürdistan dağ ağacının meyvesi, hazmı sakildir ve dikkatlice çiğneyiniz; tâ hazmolsun. Yoksa helâl etmeyeceğim. Eğer siz de, iki gazeteci nasıl sözümü tahrif etmiş, öyle okursanız Allah imdat eyleye! İrticalen söylemişim, lâkin her bir kelimede bir maksadım var, dikkat ediniz; tâ ki “Nice doğru işleri ayıplayanlar vardır ki, bu onların anlayışının sakatlığındandır”a [Arabî ibarenin meâli] mâsadak olmayasınız, vesselâm.
Said Nursî
Eski Said Dönemi Eserleri, Nutuk, s. 97
LUGATÇE:
ağraz-ı şahsiye: şahsî garazlar, kinler, düşmanlıklar.
akıl ve tedbir-i mücessem: cisimleşip görünür hale gelmiş akıl ve tedbir.
belâgat: hitap ettiği kimselere uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatli söz söyleme.
beliğ-i mukni: belâgatlı konuşup ikna edici olan.
cemiyet-i ahrar: hürler cemiyeti, ahrarlar topluluğu, hürriyet için çalışanlar.
hakîm-i müdakkik: dikkatlice inceden inceye araştıran hikmet sahibi.
ihtilâf: ayrılık, bölünme, parçalanma.
ilcaat-ı zaman: çağın mecburiyetleri, zorlamaları.
irticalen: doğaçlama olarak, hazırlıksız, içten geldiği gibi.
ittihad-ı millî: millî birlik, milletin birliği.
kasavet-i kalp: kalp katılığı.
mâsadak: doğrulayan, onaylayan.
muhabbet-i millî: millet sevgisi.
muktezâ-yı hal: halin gerektirdiği, durum ve şartların gereği.
muvâzene-i Şeriat: Şeriatın muvâzenesi, dengesi.
müteharri-i hakikat: hakikati arayan.
satvet-i müşahhas: somut bir biçimde olan büyük ve ezici kuvvet.
Şeriat-ı Garrâ: parlak Şeriat.
şecaat-i mücessem: görünür hale gelmiş olan cesaret ve kahramanlık.
tasvir-i müddeâ: iddia edilen şeyleri zihinde canlandırma, hayal edip muhataba anlatma.
tenzil: indirme; değerini düşürme.
tergib: rağbet verme, isteklendirme.
terhib: korkutma, yıldırma.
teşhis-i illet: hastalığın teşhisi, belirlenmesi.
zaman-ı hâzıra: şimdiki zaman.
zaman-ı salife: geçmiş zaman.