Geçenlerde kızımla yürürken sohbetimiz hayatın ölçüsü üzerine açıldı. Ona meseleyi anlatabilmek için Şanlıurfa’da hemen herkesin aşina olduğu mahalle fırınlarından örnek verdim.
Bizim buralarda evlerde hazırlanan tepsiler fırına gönderilir. Fırıncı yemeği ateşin karşısına yerleştirir, pişmesini bekler. Vaktinden önce çıkarırsa yemek çiğ kalır. Gereğinden fazla tutarsa yanar. Oysa ateş aynı ateş, tepsi aynı tepsidir. Değişen, ateşin karşısında geçirilen zamandır.
Düşündüm de insanın ömrü de biraz böyle değil mi? Hepimize bir zaman verilmiş. Fakat bu zamanın ne kadarını faydalı işlere, ne kadarını boş meşguliyetlere ayırıyoruz?
Biraz dinlenmek için elimize aldığımız telefon bazen saatlerimizi götürüyor. Birkaç dakikalık eğlence diye başladığımız şey, farkına varmadan günümüzün büyük bir bölümünü tüketebiliyor. Oyun da dinlenmek de hayatın bir ihtiyacı. Fakat bir meşguliyet, başka sorumluluklarımızın vaktini almaya başladığında ölçü kaçmış demektir.
Zamanın tuhaf bir tarafı var: Harcarken eksildiğini görmüyoruz. Para azalınca cüzdanımızdan, yakıt azalınca göstergeden anlıyoruz. Fakat ömrümüzden eksilen saatleri gösteren bir ibremiz yok. İnsan bazen kaybettiği zamanın farkına ancak geriye dönüp baktığında varıyor.
Yunus Emre’nin “Geldi geçti ömrüm benim, şol yel esip geçmiş gibi” mısrası bu geçiciliği anlatır. Rüzgârı tutamadığımız gibi geçen zamanı da geri çeviremiyoruz.
Kur’ân-ı Kerîm’de Asr Suresi zamana yeminle başlar ve insanın hüsranda olduğunu haber verir. Ancak insanı bu ziyanla baş başa bırakmaz. İman edenlerin, salih amel işleyenlerin, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin kurtuluşa ereceğini bildirir. (Asr Suresi: 1–3.)
Mehmet Âkif Ersoy da Safahat’ın Âsım bölümünde Asr Suresi’ni ele alır. Surenin insanı hüsrandan kurtaran dört esasını şiirin diliyle şöyle ifade eder:
“Başta iman-ı hakikî geliyor, sonra salâh,
Sonra hak, sonra sebât; işte kuzum insanlık,
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.”
Âkif’in bu mısraları, Asr Suresi’nin yalnızca zamanın geçiciliğini değil, insanın kendisine verilen zamanı hangi istikamette değerlendirmesi gerektiğini de öğrettiğini hatırlatır.
Üstad Bediüzzaman’ın ikazı da tam burada düşündürücüdür: “En elzemini bırakıp, güyâ binler sene ömrün var gibi en lüzumsuz mâlûmât ile vakit geçiriyorsun.” (Sözler, 21.Söz, 1. Makam, Beşinci İkaz.)
İnsan bazen “Yarın yaparım” diyerek bugünü tüketiyor. Kılacağı namazı, okuyacağı kitabı, öğreneceği bilgiyi, yapacağı iyiliği hep sonraya bırakıyor. Oysa yarının kendisine verileceğine dair elinde hiçbir teminat yok.
Hâlbuki Allah’ın bize ihsan ettiği ömür, başıboş tüketilsin diye verilmiş değildir. Her gün, her saat, hatta her dakika insanın ebedî hayatı adına değerlendirebileceği bir fırsattır.
Namazla Rabbine yönelmek, Kur’ân okumak, ilim öğrenmek, bir muhtacın yardımına koşmak, ailesinin hakkını gözetmek, helâlinden rızık kazanmak... Bütün bunlar, Allah’ın rızası gözetildiğinde ömrümüze mana kazandıran amellerdir.
Elbette dinlenmek, eğlenmek ve sevdiklerimizle vakit geçirmek de hayatın bir parçasıdır. İslâm’ın istediği, insanın bütün vaktini aralıksız çalışarak geçirmesi değil; hayatını Allah’ın razı olacağı bir istikamette yaşayabilmesidir. Ölçü, her şeyi az yapmak değil, her şeye hakkı kadar yer vermektir.
Fırıncı tepsinin ne zaman çıkarılması gerektiğini bilir. İnsan ise kendisine verilen ömrün ne zaman sona ereceğini bilmez. Yanan bir yemeğin yerine yenisi hazırlanabilir. Fakat boşa geçirilen bir ömrün yerine yenisi konulamaz.
Çünkü hayatın kıvamı, ne kadar yaşadığımızla değil; bize verilen zamanı ne uğruna yaşadığımızla ölçülür.