Şu kâinatta, her yeni güne “sonsuz ihtiyaç ve sıfır sermaye” ile uyanan insan; asıl Sahibini bulana dek boşlukta savrulur, sahte alkışlarla avunur, fânî rütbelerle yorulur. Oysa bu derin sızının devası O’nu bulmaktır; O’nu bulunca her korkudan kurtulmaktır.
Bu devayı, zindan karanlığında nura kavuşan bir mahkûmun gözyaşlarında gördüm. Soğuk taşlar üzerinde secdede ağlayan bu adama koğuş arkadaşları “Aklını mı yitirdin?” diye sorarlar. Titreyen dudaklarından dökülen cevap, içimizdeki gizli yaranın feryadıdır: “Yıllardır öksüz kalan bir çocuğun annesini bulduğunda ona nasıl sarılacağını bilemezsiniz. Ben de yıllardır Rabbimi arıyordum, kimsesizdim, nihayet O’nu buldum...”
Rabbini bulan, asıl huzuru bulandır! Sıradan bir fâninin kapısında bile aylarca beklediğimiz dünyada; saltanatında ortağı olmadığından kapısında hiçbir yasakçının bulunmadığı, “manisiz, müdahalesiz, hâilsiz, mümanaatsız” doğrudan huzuruna girilebilen Ezel Sultanı’na sığınır1. Okyanusun dibindeki küçücük bir deniz böceğinin sesini aracısız duyan, Kur’ân’ın ifadesiyle “gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilen”2 bir Rabbin huzurundadır. Öyleyse padişahın gemisine binip de ağır çantasını sırtında taşıyan o gafil yolcu gibi hayatın yükünü omuzlarımızda taşımayalım, yıpranmayalım. Çünkü “yuhyî” sırrı fısıldar: “Sen, o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak” 3.
Madem şefkatli bir Sahibimiz var, neden fani ayrılıklarla kalbimizi dağlıyor, yok yere ağlıyoruz?“Ve hüve hayyun lâ yemût” (O, hiç ölmeyecek bir Hayy-ı Ezeli’dir) müjdesi yaralarımıza merhem sürüyor: Firak acılarını dindirecek ebedi bir Mahbub-u Bâkî’niz var. Sevdiğiniz dünyevî güzellikler O’nun cemalinin zayıf birer gölgesidir. Fânîler birer âyinedir; “Âyinelerin değişmesi şaşaa-i cemalin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir”. Fani yansımalara takılıp kalma, Kaynağa bağlan; zira “Madem O var, her şey var”.4
İnsanın iki doğumu vardır. Anne karnından dünyaya gelirken elimiz gözümüz sorulmadan verildi; fakat dünya bizim için ikinci bir anne karnıdır ve buradan ebediyete doğacağız. Bu doğumda namaz gözümüz, istikamet sözümüz, kulluk ise elimiz ve yüzümüzdür. Ahirete kör doğmamak için heybemizi iyilikle doldurmalıyız. Çünkü ölüm bir yok oluş değil; “Bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır”5. Çürümüş tohumları baharda dirilten Kadîr-i Zülcelâl; amellerimizi de muhafaza ediyor ve “Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar ona kolaydır”. Rabbimiz, “Senin şu fânî dünyana bedel, bâkî bir Cennet seni bekler” 6 diye müjde veriyor.
Gelin; fenaya değil bekaya, firaka değil visale gittiğimiz bu dünyada, “Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz”7. Yeter ki o kayıp yüzüğü sahte ışıklarda aramayalım; ağlayan ruhumuzu kâinatın gerçek Sahibine teslim edip ebedî huzura kavuşalım.
Kaynakça:
1- Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, Üçüncü Kelime, s. 224.
2- Kur’ân-ı Kerîm, Mü’min Sûresi, 40/19.
3- Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, Altıncı Kelime, s. 225-226.
4- Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, Sekizinci Kelime, s. 226-227.
5- Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, Yedinci Kelime, s. 226.
6- Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, Dokuz ve Onuncu Kelime, s. 227-228.
7- Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, On Birinci Kelime, s. 228-229.