İnsanlık tarihi boyunca hukuk, çoğunlukla zayıflara hükmünü icra eden, güçlülerin ise delip geçtiği bir mekanizma olagelmiştir.
Honoré de Balzac’ın ifade ettiği gibi kanunların örümcek ağına benzetildiği, zayıf sineklerin ağa takılıp güçlülerin sıyrıldığı bir dünyada, “üstünlerin hukuku” ile “hukukun üstünlüğü” arasındaki amansız mücadele sürüp gitmektedir. Görünüşte tek bir hukuk kuralı egemen gibi sunulsa da uygulamada “bizden olanlar” ile “ötekiler” arasında çifte standartlı (düalist) bir yaklaşımın hakim olması, toplumların adalete olan inancını zedeleyen en büyük yaradır.
Oysa gerçek hukuk, sadece zayıfın değil, uygulayıcısının da gerekirse canını acıtan, nefsi hislerden arınmış tarafsız bir ölçüdür. Hukuk, ancak ve ancak heva ve hevesten bağımsızlaştığı zaman hakiki tarafsızlığını kazanır.
Asr-ı Saadet’ten Yansıyan Adalet Timsali
Tarih sahnesinde adaletin ve hukukun hiçbir zümre ayrımı gözetmeksizin en yalın, en adil şekilde uygulandığı yegâne dönem Asr-ı Saadet olmuştur. Hz. Peygamber’in (asm) Mahzumoğulları kabilesinden soylu bir kadının hırsızlık olayı karşısında söylediği şu tarihi beyan, ilahi adaletin kıyamete kadar değişmeyecek mihenk taşıdır:
“Sizden önceki milletlerin yok olmasına sebep, içlerinden soylu biri suç işleyince ona dokunmayıp, zayıf mevkide biri suç işleyince cezasını vermeleriydi. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma da suç işleseydi, onun da cezasını verirdim.”
En küçük kızı Hz. Fatıma (ra) hariç bütün evlatlarını kendi sağlığında yitirmiş, onları kendi elleriyle toprağa vermiş son derece şefkatli ve acılı bir babanın; hayatta kalan tek evladını bile adalet uğruna feda edebilecek bir irade göstermesini günümüzün dünyevileşmiş nazarıyla anlamak mümkün değildir. En küçük menfaatini bile bırakmayan, her şeyi nefsi için feda eden modern insanın kavrayamayacağı bu tutum, Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle “İnsaniyet-i Kübra” (en büyük insanlık) olan İslâmiyet’in ve adalete duyulan sarsılmaz saygının ta kendisidir.
Hissiyattan Arınmış Hukuk ve Nefis Terbiyesi
İlâhî adalet, sadece cezanın tarafsız uygulanmasını değil, uygulayıcının ruh halini dahi denetleyen hassas mizanlara dayanır. Bediüzzaman’ın Şualar isimli eserinde aktardığı şu nakil, hukukun ruhunu büyüleyici bir incelikle özetler:
“Bir adliye reisi, kanunca hırsızın elini kesen memurun hırsıza hiddet ettiğini görünce o memuru derhal azletti. Ve teessüf ederek dedi: ‘Şimdiye kadar adalet namına böyle hissiyatını karıştıranlar pek çok zulmetmişler. Evet, hükm-ü kanunu icra etmekte o mahkûma acımasa da hiddet edemez; etse zalim olur. Hatta kısas cezası da olsa hiddetle katletse, bir nevi katil olur.’”
Kanunu uygulayanın hissiyatını işe karıştırmaması gerektiğini vurgulayan bu ölçü, adaletin şahsî intikam veya hırs aracı olmasını engeller. İnsanın iç dünyasında iyilik ile kötülük sürekli savaş halindedir. Şeriat, insanın had konulmamış duygu ve arzularını adil bir ölçü içine almak; bozulan fıtratı tanzim etmek için tecelli etmiştir. Nitekim Cahiliye döneminin Ömer’ini Asr-ı Saadet’in adalet sembolü Hz. Ömer’e dönüştüren, Hz. Ali’ye (ra) savaş meydanında yüzüne tüküren düşmanını nefsi namına hareket etmemek için affettiren güç, işte bu zihniyet ve ahlâk inkılabıdır.