Nefsimizi değil, başkasını suçlamayı çok mu seviyoruz...
Tıpkı, tedbirleri, felâketler yaşandıktan sonra konuşmaya çalıştığımız gibi… Musibetlerin acısını toplum unutunca, tedbirleri müzakereden vazgeçiyoruz. Maraş’taki masumlar katliamının acıları unutulunca, yanlışlarımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Zira felâkete karşı tedbire, yanlış yerden başlıyoruz.
Bir ortaokulumuzda, canını öğrencilerine siper eden anne öğretmenle dokuz öğrencinin öldürülmeleri üzerine; yetkililerin beyanlarına, cemiyete yön vereceklerinin yazılarına ve siyasilerin tutumlarına baktığımızda, daha rahat göreceğiz…
Toplumun bir kesimi, Millî Eğitim Bakanını suçladı; diğer kısmı, Emniyet’i… Bazıları, katil öğrencinin anne-babasından hareketle aileyi… Ulusalcı geçinen Marksistler ise, sistem üzerinden dinî cemaatlere yöneldiler… Her icraatında müttefiki oldukları hükümeti, cemaatleri ve mutlak itaati eğitime karıştırmakla suçladılar… Eğitimde yeterince milliyetçiliğin yapılmadığından dem vuranlarla, laik eğitim aleyhinde konuşanlara kadar…
Biz de diyoruz ki, bu felâketlerin birinci sebebi, demokrasinin olmaması… Eğitim, terbiye, öğrenim, aile ve çocuklarımız… Bakandan başlayarak okul müstahdemine kadar herkesi suçlayalım… Devletin önemli kadrolarına yükselmiş (vali, emniyet müdürü veya öğretmen) ebeveynleri de suçlayalım… Devletin korku ve rüşvet ile zabt u rabt altına aldığı dinî cemaatleri de suçlayalım… Başka… Allah’ın insana verdiği ve kararda hayatının anahtarı cüzî iradesine el konulduktan sonra… Yani hürriyetlerine… Yani hürriyetlerimizi sosyalhayatta tanzim eden anayasamıza ve demokrasimize elkonulduktan sonra…
İnsanlar iradeleri karşılığında sorumlu olurlar, imtihan edilirler… İnanıyoruz ki; bakandan öğretmene, ebeveynlerden müfettişlere, dinî cemaatlerden yetkili siyasîlere ve hatta sivil toplumun temsilcilerine yöneldiğimizde; onlar, gizli bir istibdatla tırpanlanmış yetkilerinin kısır çerçevesine sığınacaklardır… Ve tüm suçlamalarınız boşta kalacak… Hiç kimsecikler de, felâketlere mani olacak tedbirlerin ortaya getirilmesine, gizli müstebitlerin korkusundan yardım etmeyeceklerdir.
12 Eylül İhtilâli’nin ülkemize büyük zararı, gizli istibdat olmuştu. Karşımızda sorumlu bulamadığımız gibi, bütün yanlışçıların sığınacakları limanlar hazırlanmış, “Yeni Türkiye’nin” yönetim sisteminde… Global yönetime teslim olmuş ülkelerin kaderi… Meclislerinde kanunları müzakere edecek seçilmiş heyetler bulamazsınız, milletin temsilcisi konumunda görünenler, kanunları koşulsuz imzalamakla vazifelidirler… Türkiye’nin eğitiminde, millî gelir kaynaklarında, haberleşmesinde, kültür-sanatında, dış politikasında, özelleştirmelerinde ve genel ticaretinde; vekillerin bilgileri ve müzakereleri yoktur. Kanunların mahiyetlerini ve muhtevalarını da bilmezler. Zirveye yakın bazı görevliler, sistemin çalışmasında vekillere bilgi verirler ve vekiller de global sistemin istekleri istikametinde vazifelerini yaparlar…
Evet, millet olarak bu dehşetli neticeye kadar, globalcilerin demokrasi olarak tanımladıkları gizli istibdatla geliyoruz. Ülkemizin gencecik yaşta öldürülen kadınlarının hakları –elbette açığa çıkanları kastediyoruz– ve katliamda kaybettiğimiz yavrularımız için hükümetin üyelerini feda edecek değiliz… Valileri, muhalefetin belediye başkanlarını, millî eğitim müdürlerini ve diğer alt basamaklardaki görevlileri vazifelerinden uzaklaştırarak hukuk arayan bir ülke olmuşuz.
Gizli istibdadın sistem içinde sebep olduğu kokuşmayı, millet olarak elem içinde izliyoruz. Devletin hangi taşı bir hadise ile kımıldatılsa; yalnızca rüşvet, irtikâp ve devlete ihanet dışa vuruyor… Demokrasiden başka çare var mı?
Şu hâliyle meselelerin çözülmesi mümkün görünmüyor. Korku ve menfaat sarmalındaki memurlardan çözüme yardım gelmiyor. Cüzi iradelerini devletin-milletin faydasına değil, menfaatlerine kullanmak, memurinde prensip olmuş… En masumları ise, “selamet der kenarest” deyip, yana çekiliyorlar… Türk milleti Müslüman’dır. Millî felâketlere dönüşmüş bozulmanın, ancak Kur’ân ile halledilebileceğini araştırmacılar ortaya koyuyor. Bu çalışmaların; menfaat, tarafgirlik, korku ve garaz hastalıklarından âzâde dinî cemaatlere bırakılması gerekiyor. Devlet her yerde olacak. Teftiş edecek. Demokrasi içinde kaidelerini ortaya koyacak… İşte ondan sonra aileler, Millî Eğitim Bakanlığı, mahallî iradeler ve dinî cemaatler vazifeye çağrılacaklar…