Çok sevdiğim, yıpranmasından korktuğum bir kitabım vardı. Geçenlerde bir göz atmak için kütüphanenin en üst rafına kaldırdığım o kitabı elime aldığımda, bir an hayal kırıklığına uğradım.
Kullanmaya kıyamadığım kitabımın tozlanmış kenarları soyulmaya başlamıştı. İçine baktım; sayfalar tertemizdi, bazı sayfalarını hiç açmamışım bile... Açılmadığı için okunmamış, altları dahi çizilmemişti. Kitabımı çalışma masama koydum ve hemen yanındaki, elimden hiç düşürmediğim diğer kitaba baktım. Onun da dış kapağı yıpranmıştı ama üstünde toz görebilmek imkânsızdı. Sayfaları diğer kitap kadar olmasa da temizdi; fakat her sayfası defalarca okunmuş, çizilmiş ve notlar alınmıştı.
Bu iki kitap, muhayyileme şöyle bir perde araladı: O kitapları insana benzetecek olursak; insan da kendine kıyamaz, zahmetten korkar; faaliyetten, hareketten, öğrenmekten, kısacası tecrübeden kaçarsa, tıpkı o birinci kitap gibi içi de sayfaları da tertemiz kalır; fakat kabiliyetleri hiç okunmamış, keşfedilmemiş olarak. Okunmamış, yaşanmamış olsa da nihayetinde yine eskimiş, yıpranmış bir hayatın sonuna gelir. Üstelik kabiliyetlerini keşfedememiş, hakkıyla yaşayamamış olmanın pişmanlığıyla... Fakat zahmetten, faaliyetten, hareketten ve denemekten korkmazsak, tıpkı o ikinci kitap gibi sürekli okur ve okuturuz. Eskidikçe çözülür içimizdeki satırlar; olayları, kişileri ve kendimizi bir bulmaca gibi araştırmak zahirde eskimek gibidir fakat bâtında okumak bir yeniliktir. Bazen ihtiyacı nispetinde döner döner yeniden okuruz hayatı. Hele hayatı vereni okumak apayrı bir ilimdir; O’nu tanıdıkça kendimizi biliriz. Böyle bir hayat bereketlidir; şekva değil, şükürle doludur. Bu insan ömrü de fanidir; fakat kendine ve etrafındakilere iz bıraktığı için, ömrü nihayete erse de okutmaya devam eder.
Aslında birer insan olarak bizler de bazen yorulmak istemeyiz; bazen dünyadan kopmak, sadece dinlenmek ve düşünmek isteriz. Oysa hareket etmeden dinlenmenin bir kıymeti olmadığı gibi, bir şeyler öğrenmeden ve yaşamadan dünyadan soyutlanmanın da ehemmiyeti yoktur. Hayattaki mesuliyetlerimiz ve meşguliyetlerimizle kazandığımız bu tecrübeler ise heybemize koyduğumuz şehadet dilekçeleridir; her bir hadise, bir diplomadır. Her sıkıntı, insanın terakkisidir.
Öyle ya da böyle eskir insan, yaş alır. Ancak eskimekten kastettiğim sadece bedenimizdir; zihin yaş aldıkça ve okudukça kemale erer. Zaten eski şeyler kıymetlidir; ihtiyarını eline almış, güngörmüş insanlarla iki çift kelam dahi tecrübedir insana.
Hasılı, önemli olan zamanın nerede ve nasıl geçtiği değil midir? Rafta kullanılmaya kıyamadığımız bir kitap mı olmak isteriz, yoksa elimizden düşürmek istemediğimiz, her satırını yaşayarak okuduğumuz bir kitap mı?