Müzakereli dersteyiz; 1. Lem’a genç kardeşimiz Ali Mirza tarafından okunuyor. Metinde geçen “Lâ ilâhe illâ ente cümlesiyle istikbalimize, sübhâneke kelimesiyle dünyamıza, innî küntü mine’z-zâlimîn fıkrasıyla nefsimize nazar-ı merhametini celp etmeliyiz”1 ifadesi bir tefekküre kapı aralıyor. Kardeşlerimizden biri şu detaya dikkat çekti:
Neden sübhâneke kelimesi dünyamıza bakıyordu ve ne demekti? Sübhâneke kelimesi “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz” anlamına geliyordu. Yâni Rabb’imiz “Ellezî ahsene kulle şey’in halakahu”2 sırrı ile her şeyi en güzel yapan ve yaratandı. Oysa zâhir bir bakışta birçok hadise bize çirkin görünüyordu ve işin hakikatine her zaman vâkıf olamadığımızdan ümitsizliğe düşme riskimiz vardı.
Halbuki Rabb’imizin yarattıklarının hepsi güzeldir; ya kendi güzeldir ya da neticeleri itibariyle güzeldir. Bu bakış açısına sahip olamadığımız sığ anlayışlar, bizi çaresizliğe sürüklüyor, hatta hâşâ Rabb’imize karşı sû-i edepte bulunup merhametsizlikle itham etme cüreti veriyordu. Dünyamızın bundan etkilenmemesi, ancak namazın çekirdeği hükmünde olan ve namazdan sonra 33 defa tekrarlanarak takviye edilen bir zikirle olmalıydı. Biliyorduk ki sübhâneke ile kusur, hata, yanlış ve çirkinlik gibi durumlar asla yoktu. Bu zikirle biz bunu hem kendimize hem etrafımıza ilan edip düşünce sitemizi gözden geçiriyorduk. “Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler.” sözü burada tam anlamını kazanıyordu.
Ayetin mealine baktığımızda Hz. Yunus’un (as) öfkelenerek kavmini terk ettiğini, onlardan ümit kestiğini ve bu yüzden Rabb’inin kendisini sıkıntıya sokmayacağını sandığını görüyoruz. Oysa insanın vazifesi ihlasla emir dairesinde hizmet etmektir; sonuç Rabb’imize aittir. Sonuca odaklanıp hareket ettiğinde, istediği sonuçların gelmemesi insanın ümidini kırıp yeise sokuyordu. Çünkü sonucu idare etmek insanın kaldıramayacağı bir yüktür. İnsanın dünyadaki vazifesi emir çerçevesinde hareket etmekti. “Sen dilediğin kişiye hidayet veremezsin.”3 hakikatine binâen hidayet vermek Rabb’in işidir; kulluğa yakışan hareket tarzı Rabb’e tevekkül etmektir.
İşte münacattaki sübhâneke kelimesi, “Sen kusurdan, noksandan, yanlış yapmaktan münezzehsin, bunu biliyorum; zahiren hoşa gitmeyen şeyler olsa da iç yüzleri hayırdır.” diyerek dünyanın hadiselerini kaptan köşkünden pencerelerden seyreder gibi değerlendirmemizi sağlar. Pencerelerden seyret, içlerine girme düsturu böylece gerçekleşmiş olur.
“Felsefe, her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise, her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür.”4 kaidesi gereği artık bakışlar değişmiştir. Zira “Bela vereni buldunsa, atâ-ender, safâ-ender beladır, bil...”5 hükmünce sübhânekenin iklimi her tarafı sarmıştır.
Metnin ilgili kısmını okuduğumuzda “Mütemadiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvâcı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur’ân-ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefîne-i maneviye hükmüne geçen hakikat-i İslâmiyet içine girip, selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sahil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, gaflet ve dalâlet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyflendirerek okşayıp ışıklandırılsın.”6 ifadeleri her şeye ibret ve tenezzüh gözlüğüyle bakılabileceğini ifade eder. Öyleyse “Allah var, gam yok” deriz.
İşte “sübhâneke”, kalbimize nur serperek bizi ferahlandırır.
Dipnotlar:
1- Lem’alar, s. 19.
2- Secde Suresi: 7.
3- Kasas Suresi: 56.
4- Şualar, s. 777.
5- Mektubat, s. 37.
6- Lem’alar, s. 21.