Vaktiyle, İstanbul’da askerliğini yapan bir genç, vapurda bir köylüsüyle karşılaşır. Sevinçle sorar: “Ooo Hasan Baba, İstanbul’da ne işin var?”
Hasan Baba cevap verir: “Sorma, bizim akrabalara mektup getirdim…”
Şaşkın asker, “Yahu PTT ne güne duruyor” der. “Postaya verseydin ya…”
Hasan Baba, genç hemşehrisinin merakını giderir: “Posta memuru bir aydır taze yumurtayı benden almıyor. Başkasından alıyor. Ben de kızdım, postaya mektup vermiyorum…”
Bugünkü köşe yazımız, kapıya kâğıt yapıştırma sanatı ve muhtar çekmecesinde işleyen hak düşürücü süreler hakkında olacak.
Tebligat Kanunu 21. madde mağdurlarının sayısı giderek artıyor. Nedir bu 21. madde, anlatalım:
Diyelim ki hakkınızda bir dava açıldı, bir icra takibi başlatıldı yahut bir resmî kurum sizin tarafı olduğunuz bir idarî işlem tesis etti. Sizin ise dünyadan haberiniz yok.
Bu durumdan ancak aylar sonra; hesaplarınıza haciz konulduğunda, bir trafik çevirmesinde ya da azıcık şanslıysanız e-devlet ekranınız vesilesiyle haberiniz oluyor.
Geçmiş olsun, haberiniz olduğunda çoktan iş işten geçmiş durumda. İtiraz, savunma delil sunma ve benzeri haklarınız artık yok. Çünkü hak düşürücü süreler işlemiş ve çoktan geçmiş. Bunun sebebi de Tebligat Kanunu 21. madde.
Kendisine tebligat yapılacak kimse ya da o kişi yerine tebligat yapılabilecek kişiler; adreste bulunamaz veya tebellüğden imtina ederse, tebliğ memuru, tebliğ edilecek evrakı mahalle muhtarına teslim ediyor ve muhatabın da kapısına bir haber kâğıdı yapıştırıyor.
Haber kağıdının kapıya yapıştırıldığı tarih de tebliğ tarihi kabul ediliyor.
Nuh Nebiden kalma Tebligat Kanunu, bu düzenlemeyi yaparken, Türkiye’deki her muhtar, mahalleliyi isim isim bilirdi. Ancak günümüzde mahalleli, muhtarlığın yerini hatta mahalle muhtarının adını dahi bilmiyor.
Hâl böyle olunca da muhatap gaip, muhtar şahit oluyor, hak düşürücü süre ise şehit oluyor. Tebliğ evrakı muhtarın çekmecesinde çürürken, hak düşürücü süreler işlemeye devam ediyor.
Bir de bina kapısına yapıştırılan haber kâğıtlarının ömrü kelebeklerden daha kısa olunca muhatabın tebligattan asla haberi olmuyor. Haberi olunca da çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Günümüzde basit bir kargo kuryesi dahi cep telefonuna gelen kodu almadan kargoyu teslim etmezken, hem haberleşme evrakı taşıma ve teslimi konusunda imtiyaz sahibi olan PTT’nin resmî evrakı bu şekilde tebliğ ettim sayması ve hem de kanunun bu antika haliyle kalması akıl işi değil.
Cep telefonuna SMS bildirimi, e-postayla haberdar etme, hatta e-devlet ile ihbar, bu sorunu kolayca çözebilecekken, devlet kulağının üstüne yatıyor.
Bir de tebligat meselesine icra takibi yönünden bakacak olursak, itiraz süresini kaçıran bir borçlu, borçsuz olduğunun ispatı için ismine menfî tespit davası denilen bir dava açmak zorunda. Üstelik, icra takibinden sonra açılan bu dava, icra takibini durdurmuyor, borçlunun mallarına konulan hacizleri de kaldırmıyor. Elhasıl kapıya yapıştırılan bu kağıtlar çok can yakıyor.
Çukurova yöresinden Aşık Gül Ahmet Yiğit, Adana’nın kurtuluş günü şenliklerinde çalıp söylemektedir. Tabancalarını düğün boyunca elinden düşürmeyen düğün ahalisi, Gül Ahmet’e niçin kendisinin de silah atmadığını sorarlar:
Gül Ahmet de bu sorunun cevabını, “Muhtar aldı, tabancamı vermedi” türküsüyle verir. Biz de Gül Ahmet gibi diyoruz ki: Muhtar aldı, tebligatımızı vermiyor.
Buradan TBMM’ye ve Adalet Bakanlığına seslenelim. Neden taze yumurtayı bizden almıyorsunuz?