Siyaseti alternatifsizliğe mahkûm eden ve trilyon dolarlık fonları, kredi derecelendirme kuruluşlarını ve bankacılık enstrümanlarını siyasal terbiye aracı olarak kullanan küresel odaklar, Avrupa’yı adım adım teslim aldılar.
Güçlü sendikal haklara sahip kıta Avrupası’nın sosyal mirasına güvenmeyen bu sermaye çevreleri, merkez üs olarak Londra’yı tayin ettiler. Brexit’in perde arkasındaki asıl maksat; Londra Finans Merkezi’ni kıtanın hukukî ve sosyal denetim ağlarından koparmak, kuralsız ve vergisiz küresel fon hareketleri için dokunulmaz bir korsan limanı haline getirmekti.
Bugünkü siyaset tablosunun demokrasiyi içten içe kemirdiğini vicdan sahibi herkes görmektedir. Fransa’da kitleleri “ölümü gösterip sıtmaya razı etme“ kurgusu üzerinden Marine Le Pen korkusuyla terbiye etmeye çalışan iki yüzlü düzen ile Almanya’da kökeni PEGİDA sokak kışkırtmalarına dayanan ve sistemin arka kapılarından büyütülen AfD olgusu, aynı kirli madalyonun iki yüzüdür. Bu yapay aşırı sağ hareketlerin kitlelere huzur, barış, adalet veya refah getiremeyeceği açıktır.
Fransa ve Almanya’daki bu suni hareketler, yapıcı bir fikir projesine değil; merkez partilerin neoliberal teslimiyeti yüzünden yoksullaşan ve sahipsiz kalan halk yığınlarının haklı öfkesinden beslenen birer emniyet supabıdır. Kitlelerin haklı isyanı, bu yapılar marifetiyle ırkçı ve marjinal mecralara kanalize edilerek asıl sömürü düzeni gözlerden kaçırılmaktadır.
Hakikî çare; millet iradesini yeniden hâkim kılan, finans oligarşisinin diktasına boyun eğmeyen ve sosyal adaleti tavizsiz savunan hürriyetçi demokratik rejimlerdir. Dolar hegemonyası, küresel tahvil piyasaları ve bankacılık kartelleri üzerinden millî devletlerin egemenliğini felç eden güç odakları ile halkların hürriyet kavgası devam edecektir.
Öte yandan, Türkiye’de küresel sermayenin rüzgârlarına kapılan, devlet imkânlarını rant ve talan mekanizmasına dönüştüren basiretsiz siyasal İslâmcı zümrelerin de bu sahte dolmuştan ineceği vakitler pek uzak değildir. Zira oluşturdukları sermaye yangını, borç batağı, ahlâkî erozyon ve iç krizler, artık kendi hanelerini de sarmaya başlamıştır; bu enkazın altında kalmaktan kaçamayacaklardır.
Neoliberal zihniyet—ki onlar esasında geleneksel nizamı, ahlâkı, hukuku ve aile müessesesini tahrip etmeyi hedefleyen modern Marksist devrimcilerden farksızdır—ne içtimaî barışı ister ne de adil bir hukuk düzenini. Onların bütün sermayesi, kitleleri çaresizlik yalanına inandırarak oluşturdukları o alternatifsiz siyaset sahnesidir. Bu düzeni sürdürmek için kutuplaşmayı, etnik fitneyi ve kaosu finanse etmekten asla çekinmezler.
Avrupa siyasetinin fıtrî, yani insani tabiata ve tarihin akışına uygun bir dengesi vardır. Bu denge iki temel sütun üzerine oturur: Bir yanda inancı, ahlâkı, aileyi ve meşru mülkiyet hukukunu gözeten Hristiyan/Muhafazakâr demokratlar; diğer yanda ise sosyal demokratlar. Kıta Avrupası’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası yakaladığı o altın refah çağı, bu iki meşru siyasî aklın ilkeli mücadelesi ve medeni uzlaşısıyla mümkün olmuştur.
Bugün bu iki ana sütunu zayıflatarak sistemi kilitleyen kaos tacirlerine, ırkçı reaksiyon hareketlerine veya köksüz marjinal yapılara (AfD, Le Pen, Yeşiller yahut anarşist sol) destek vermek; Nemrud’un Hz. İbrahim’i (as) yakmak için tutuşturduğu zalim ateşe odun taşımaktan farksızdır. Zira bu yapıları bir kurtuluş reçetesi gibi görmenin arkasında ne aklî ne mantıkî ne vicdanî ne de ilmî tek bir meşru gerekçe gösterilebilir.