Peki ya muhabbete meyyal olanlar uhuvvete daha mı yatkın? “Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir” cümlesi meslekten dolayı meşrebin şekillendiğini vurguluyor. O halde nokta-i mihrakiyeyi meşrepten alırsak meslek, meşrebe göre yahut muhabbet edilene göre şekil değiştirir. Çünkü muhabbet bizden çıkıp dışarıya gider, uhuvvet ise dışarıdan kapsayıp içimize doğru gelir. O yüzden Resulullah (asm), önce Müslümanları kardeş kılmıştır. Uhuvvet için aralarındaki muhabbeti bekleseydi, yalnız meşreben uyumlu olanlar muhabbeti tesis ederdi ve bir vücudun azaları olma hüviyetini kaybederlerdi.
Kardeşlikte kavga gürültü kaçınılmazdır. Fakat hariçteki düşmana karşı yekvücut olunması da kardeşliğin bir hassasıdır. Muhabbette belki kavga gürültü pek olmaz ancak mukabele bekler dolayısıyla küslük, kırılma, alınma, beklenti gibi haller olabilir. Bu da ihlâsa ve tesanüde zarar verir. Ihlâsın zarar görmesi mühim bir kuvvetin kaybıdır. Bu yüzden meslek, kişilerin muhabbetine değil uhuvvetine bina edilmelidir. Kardeş kardeşe her zaman muhabbet duymasa da kardeş olduğunu bilir. Sanki ezelî bir misak vardır aralarında, duygulardan, hallerden, hislerden, tavırlardan bağımsız. Görünmez bir dairenin içinde hisseder. Müteharrik güç yukarıdandır, dışarıdandır. Bu dairenin içinde durun ve orda duygularınızı, hislerinizi onarın der gibidir meslek.
Dairenin içinde birbirine muhabbet duymak çok daha kolaydır. Çünkü müfritane irtibat için zemin müsaittir.
Her nereye geliriz, herhangi taifeye misafir oluyoruz; pek uhuvvetkârâne istikbal görüyoruz. Malımızdan veririz, mallarından alırız. Ticaret muhabbeti, onlar bizi beslerler, hediyelerle süslerler, hem de teşyi ederler.
Mü’min bu ticareti kardeşiyle yapmalı ta ki kardeşine olan muhabbeti ziyadeleşsin.
Muhabbet, kalp dairesinin bir tezahürüyken, uhuvvet, ruhun derece-i hayasının bir çıktısıdır. Muhabbet, kalbe mukabil bir kalp isterken, uhuvvet, hıllet ister. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Mukabele için karşı karşıya durmak gerekirken, hıllet için yan yana durmak gerekir. Muhabbet karşılıklı durmayı isterken, uhuvvet yan yana durmayı ister. Karşılıklı duran mukabele sırrınca birbirine benzer, yan yana duran ise tevafuk sırrınca omuz omuza verir, maksat ve gaye için kuvvet kazanır. Uhuvvet, mukabele beklemez öyle bir beklentiye girmez. Ama maksatta ittihad ve vazifede ittifak bekler. Vazifeyi kendi yüklenemeyeceğini bilir. Huyuna suyuna bakmaz, bir omuz bekler.
Şahsî hislerle, hizmette “omuz problemi” ortaya çıkıyor. Kişi mukabele edeceğini, kendisine benzer olanı, muhabbet edeceğini bulmaya çalışıyor. Hatta bunun için daireden dahi çıkıyor bazen. Uhuvvetle, bin yüz on bir güç kazanacakken, yalnız muhabbetle iki kişilik bir güç kazanıyor.
Hizmette omzu terk eden, sanılanın aksine yeri doldurulamaz bir boşluk bırakmaz, buna gücü yetmez çünkü bu hizmetin sahibi ne odur ne de bir başka omuz. Yalnız kendi kaybeder. Çünkü herhangi bir aza, vücut olmadan hayat sıfatını kaybeder.
Kişi yanyana durduğunu seçemez ancak muhabbet edebilir. Hatta aynı meşrepten olmasa dahi vazifeye ittifaktan dolayı muhabbet ederse sırr-ı ihlâsı kazanmış olur.
Risale-i Nur’un hakikî şakirtleri, hizmet-i imaniyeyi her şeyin fevkinde görür; kutbiyet de verilse ihlâs için hizmetkârlığı tercih eder.