Ne var ki, 12 Eylül 1980 askerî müdahalesi, Türkiye’nin onlarca yılda tırnaklarıyla kazıyarak biriktirdiği bu sivil demokratik mirası âdeta bir silindir gibi ezip geçti.
Bu karanlık sürecin en ağır faturası, Diyarbakır Cezaevi örneğinde tüm çıplaklığıyla görüldüğü üzere, insanlık onurunu ayaklar altına alan sistematik baskılarla Kürt toplumuna kesildi. Sivil siyasetin kanalları tamamen kapatıldığında, mesele sokağa ve çatışmaya itildi. Özal döneminde, devlet içindeki bazı yapıların yönlendirmesiyle arka planda zorunlu göçlerin, köy boşaltmaların ve ağır travmaların yaşandığı o çatışma iklimi bitirilemedi. Zira sivil siyasetten koparılan Kürt meselesi, artık Türkiye’nin kendi millî inisiyatifinin ve iç dinamiklerinin çok ötesine taşınmış, küresel bir enstrümana dönüşmüştü.
Avrupa’nın sağladığı lojistik ve finansal esneklikler, Pentagon merkezli karanlık stratejik tasarımlar, bu meselenin yıkıcı uluslararası boyutunu gün geçtikçe netleştirdi. Marksist ve çatışma eksenli fraksiyonlar üzerinden birleştirilen bu yapı; Irak, Türkiye, Suriye ve İran gibi bölgenin köklü devletlerini sürekli baskılayarak yepyeni bir Ortadoğu mimarisi inşa etmenin ana enstrümanı haline getirildi. Bugün dönüp yakın tarihe baktığımızda; Çekiç Güç operasyonlarının, Körfez Savaşlarının, Irak’ın işgalinin, 11 Eylül’ün dünyayı sarsan etkilerinin, Arap Baharı sürecinin, kan gölüne dönen Suriye’nin ve nihayet bugün Gazze ile İran ekseninde tırmanan küresel savaşların hiçbirinin birbirinden bağımsız olmadığını görüyoruz. Bütün bu jeopolitik fay hatlarının üzerinde operasyonel bir enstrüman olarak kullanılan temel zemin, silahlı ve katı ideolojik yapısıyla sivil siyaseti domine eden söz konusu organizasyondu.
Tüm bu tarihsel ve toplumsal hafıza ile bugüne döndüğümüzde, AK Parti’nin Çerçeve Yasası ile attığı adımların anlamı daha da berraklaşıyor. Bu yasa, özünde 12 Eylül darbe sisteminin sivil alanı daraltan, meseleyi devletin tekelinde tutmaya çalışan otoriter reflekslerinin doğrudan bir devamı niteliğindedir. Bu hamle, Kürt toplumunu ve onun sivil, demokratik potansiyelini gerçek anlamda özgürleştirmek yerine, belli bir kontrol mekanizmasına hapsetme, sınırları önceden çizilmiş bir alanda tutma çabasıdır.
Görünen o ki, Kürt siyasî iradesinin, silahlı yapıların ve vesayetçi akılların tekelinden çıkarak kendi sivil, bağımsız ve demokratik çizgisini oluşturması, mevcut iktidar tarafından arzu edilmiyor. Sürecin, sivil sosyolojinin içinden çıkan kanaat önderleri veya meşru demokratik aktörler yerine, silahlı ve ideolojik bir çizginin mirası üzerinden, belli başlı figürler aracılığıyla yürütülmesi son derece sorunludur. Bu tercih, hem Kürt toplumunu kendi içinde dizginleyerek sivil uyanışını engellemekte hem de Türkiye’nin genel demokratikleşme ufkunun önüne aşılmaz bir duvar örmektedir.
Tarihsel tecrübelerimiz bize her zaman şu değişmez gerçeği hatırlatır: Temel hak ve hürriyetleri kısıtlayan, sivil inisiyatifleri yok sayan ve toplumsal dinamikleri silahlı yapıların gölgesi üzerinden tasarlamaya çalışan hiçbir hukukî çerçeve, toplumsal barışı asla kalıcı kılamaz. Sivil siyasetin olmadığı yerde, Kemalist sistemin dayattığı metinler sadece zaman kazandırır.
Sonuç itibarıyla bugün tartışılan “Çerçeve Yasası”, mevcut iktidarın siyasî ömrünü uzatma stratejilerinin bir parçası olarak vazife görürken, maalesef Türkiye’nin gerçek anlamda sivil, eşitlikçi ve demokratik bir geleceğe ulaşma umuduna vurulmuş oldukça ağır bir siyasî darbedir; ne yazık ki bundan fazlası değildir.