Hayatın kimse için tek düze olmadığı herkes tarafından bilinir.
Herkes, hayatının bir döneminde inişler çıkışlar yaşar ve bu kötü de değildir. Bazen her şey yolunda giderken kaybeder insan, bazen de işler sarpa sardığında, terslikler baş gösterdiğinde kazanır.
Hayata biraz dikkatle baksak hataları sonucu hayatı düzene giren insanlar olduğu gibi işleri yoluna girdiğinde, kazandığında, başardığında kaybedenler de vardır. Meselâ varlık, başarı taşıyamayana maddî manevî belâ olur. Bazen iş hayatında iflası yaşamış insan için, o iflas kendine gelmenin, hatalarından dersler çıkarmanın, hayatı düzene girmenin vesilesi olur. Ya da kazanmak, zengin olmak, başarmak enaniyetine, kibrine hizmet etmiş ve pek çok yanlışlara düşmüş insanlar vardır. Mesele o başa gelenler değil, o başa gelenleri nasıl karşıladığındır. Nice haller var ki, onların dersleri kitaplarda yok. Onlar hayat mektebindedir.
Doğrusu bazen varlık kör eder insanı. Geldiği yeri göremez, gittiği yeri bilemez olur. Böyle insanlar Veren’i bilmez, Alan’ı tanımaz hale gelir. “Ben kazandım,” “alın terim,” “aklımı çalıştırdım” der ve firavunlaşır. Bazen de kaybetmek, kendine getirir insanı. Aczini, fakrını anlar ve daha bir insanlaşır. Böyle kaybetmek, olgunlaştırır insanı. Yani her kaybetmek kötü değildir. Bazen kaybetmenin dersi, kazanmaktan çok daha yüksektir.
Bir camide, bir iki dostla Yirminci Mektup, İkinci Makam, İkinci Kelime. Vahdehu’yu okuyoruz. Bu özel okuma bize özel manalar sundu. Önce, ilk paragrafa takıldık. “Biz gözümüzü açtıkça, kâinat yüzüne nazarımızı saldırdıkça, en evvel gözümüze ilişen, âmm ve mükemmel bir nizamdır ve şamil, hassas bir mizandır. Görüyoruz, her şey dakik bir nizam ile, hassas bir mizan ve ölçü içindedir” diyor. Bu satırlar bize ciddi birer uyarıcı hükmüne geçti. “Gözümüzü açmak,” “nazarımızı saldırmak” tabirleri dikkatimizi çekti. Sonra, gelen paragraf, “Daha bir parça dikkat-i nazar ettikçe” diyor. Kelimeler bizi konunun derinliklerine çekiyor. Yine sonraki paragraf “Daha ziyade dikkat ettikçe” diyor. Sonra da “Demek” diyor ve bizi manevî sofraya davet ediyor, “hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir mekan, bir tek Sani-i Zülcelal’in kabza-i tasarrufundan hariç olamaz” diyerek meyvesini veriyor. Bu ifadeler bize bir okuma metodu veriyor.
Hiçbir zaman, hiçbir şey, hiçbir mekân” ifadeleri ve “gözümüzü açmak”, “nazarımızı saldırmak” kavramları öyle hemen geçilemiyor. Bizi kendine misafir ediyor. Yani “hiçbir şey, hiçbir zaman, hiçbir mekan”da olup bitenler, Allah’ın tasarrufunun dışında değilse, o zaman göze takılan, kulağa dokunan her şey bir maksatla, bir dersle insana ulaşır ve okunmayı, ders alınmayı bekler. Bu bakış açısıyla insanın başına gelen her hadisede hikmetler okunuyor. O zaman hayatta “terslik” diye bir şey yok, olsa olsa her yaşanan öğretici bir “derslik” hükmündedir. Yani gözümüze ilişen her bir şey, işittiğimiz her bir ses imtihanımız oluyor. Bize gösteriliyor, işittiriliyor. Daha da güzel olan, “hiçbir zaman, hiçbir şey, hiçbir mekan” ifadelerinde, bizi her an, her yerde, her şeyde görüp gözeten bir Rabbimizin olmasıdır.
Bu, insana güven veriyor. İnsan, başına gelen her şeyden öğrenerek çıkıyor.