Risale-i Nur’da değerli madenler gibi ‘madem’ler var. Bu ‘madem’ler bir kesinlik ifade ediyor. Yani burada geçen ‘madem’leri yok sayamayız. Bunlar herkes için geçeli olan hayatın gerçekleri.
Kim olursan ol ve ne olursan ol ölüm gibi, kabir gibi gerçekler içinde yaşanacak hayat. Ve güzel olan da kimseye bu konularda bir istisna uygulanmamış. Bütün kullar bu kurallara tabiler. Bu güzel.
İnsansın. Dünyaya gelme kurallarına tabisin. Anne karnında yaşama kurallarına tabisin. Nefese muhtaçsın. Yemeye, içmeye muhtaçsın. İhtiyaçların oluşunca henüz bebekken ağlarsın. Gözlerin sana yardım edecek şefkatli, sevgi dolu anne elleri arar. Böyle zamanlarda bir bakış incitir seni. Ya da bulamadığın bakışla ağlarsın.
Sonra büyürsün biraz daha. Kendin olmaya başlarsın zamanla. İstiyorum, istemiyorum demeye başlarsın muhataplarına. Bu, sensindir. Sonra kendini keşfedersin. Ellerini, gözlerini, ayaklarını ve sair azalarını tanırsın yakından. Ne işe yarıyor bunlar, neden verilmiş dersin kendi kendine. Ve cevabı yarım bırakılmış sorular dolar kalır zihninde.
Yaşamak vardır ortada. Çoğu zaman da sorgulamadan yaşamak. Nasıl olsa nefes var, kalp atışları düzenli, faydayı zararı ayırtedebiliyorum, ayaklarımın üzerindeyim.
Bazen gökyüzüne, sınırsız kalabalığa bakarım yalnız. Aydınlıktır orada karanlıklar. Biz bile oradan gelen ışıkla yaşıyoruz. Tanımadığımız karanlıklardan, uzaklıklardan bizim imdadımıza ışıklar gelir, tam da yaşamamıza uygun sıcaklıklar gelir. Mevsim mevsim, envai çeşit yiyecekler gelir sıralı vagonlarda. Her birinin lezzeti kodlanmış dilimize. Midemiz de tanıyor onları. Barsaklarımız da. Dilimize kodlanmış her birinin bilgileri. Her şey hikmetli.
Risale-i Nur’da, “Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Ve madem siz de herkes gibi kabre koşuyorsunuz. Ve madem o kat’î ölüm ehl-i dalâlet için idam-ı ebedîdir, yüz bin hamiyetçilik ve dünyaperestlik ve siyasetçilik onu tebdil edemez.” diyor.
Çevrende kimler varsa, ne kadar mal mülk sahibiysen ve ne kadar dünyaya hükmetme sevdan varsa, hiç biri bu ‘madem’leri yok edemiyor. İnsanın çare bulması gereken şey, bu gerçekliktir. Ölüm. Kabir. Öylesine iki kelimedir deyip, geçilecek hakikatler değil bunlar. Varlığın, hayatın, bütün bedensel fonksiyonların biranda söndüğü, hayatiyetin tükendiği bir anı hayal etmek, çekilmeyi her şeyden yığılıp kalmayı düşünmek bir an. Artık hayat senden çekildi. Artık görmezsin, işitmezsin, akletmezsin ve kalbin atmaz olur. Bitmiştir hayat, tükenmiştir süren.
Sonrası mı? Kabir. Toprağın altına girme keyfiyeti. Emanet olarak insana verilmiş bedenin sağ salim Sahibine teslim hali. Elim, kolum, aklım, ayaklarım, kalbim dediğimiz zahirde öyle ama hakikatte mülk sahibine ait beden unsurları. Evet, tabi ki, bunları nerede sarf ettin sorgusu? Sahibinin rızasına uygun mu kullandın yoksa, nefsin arzu ve hevesleri doğrultusunda mı tükettin bu nimetleri soruları. Evet, her şeyde olduğu gibi verilen nimetin ödenmesi gereken şükür hesabı. Yaptığımız alış-verişin, cüzdanımızdaki varlığımızla örtüşmesi. Yoksa sonrasını biliyorsunuz.
İşte ‘madem’ler, bize soru sormuyor. ‘Necisin, nereden geldin, nereye gidiyorsun ve neden?’ demiyor. Kulsun diyor, fanisin diyor, aciz ve fakirsin diyor. Öleceksin, kabre gireceksin diyor. Sorulara hakikatli cevap veriyor. Hem öyle cevap ki, aksi düşünülemeyecek cinsten. Onlarca, yüzlerce sorunun cevabı var ‘madem’lerde. ‘Madem’ler maden gibi değerli hazinelerdir.
“Madem dünya fanidir değmiyor alaka-i kalbe.“ diyor Bediüzzaman da. Madem”lerin içinde yaşıyoruz hayatı. Gerçeklerle iç içe. Hayat, ölüm, kabir, hesap. Gerçekliğe göz yummak olmaz. Madem ölüm var, ona göre yaşamalı hayatı.