Toplumların huzurunu belirleyen en önemli unsurlardan biri, görev ve sorumlulukların kimlere ve hangi ölçütlere göre verildiğidir.
Bu noktada karşımıza iki temel kavram çıkar: Liyakat ve kayırmacılık. Biri adaletin, ehliyetin ve hakkaniyetin temsilcisi; diğeri ise şahsî çıkarların, ilişkilerin ve haksızlığın gölgesidir.
Size liyakat ve kayırmacılığın tanımını tabiî ki yapmayacağım. Ancak her kurumda liyakat esas alındığında kurum güçlenir, devlet mekanizması sağlıklı işler ve toplumda güven duygusu artar. Çünkü insanlar bilir ki; çalışmanın, emeğin ve dürüstlüğün karşılığı vardır. Bu da bireyleri daha çok üretmeye, kendini geliştirmeye ve topluma katkı sunmaya teşvik eder.
Buna karşılık kayırmacılık, akrabalık, dostluk, siyasî yakınlık veya kişisel menfaatler doğrultusunda yapılan tercihleri ifade eder. Bu anlayışla maalesef ki hak eden değil, yakın olan kazanır. Fena mı bu kişiye iyi oldu zaten ihtiyacı vardı tarzında bir düşünce gelebilir ilk bakışta.. çünkü bazı kişilere avantaj sağlıyor gibi görünüyor ancak uzun vadede kurumları çürütür, adalet duygusunu zedeler ve toplumsal huzuru bozar. Çünkü haksızlığa uğrayan bireylerde kırgınlık, güvensizlik ve hatta öfke birikir.
Liyakat sisteminin zayıfladığı toplumlarda, ehil olmayan kişiler kritik görevlerde yer alır. Bu durum hatalı kararların artmasına, kaynakların israf edilmesine ve nihayetinde toplumsal gerilemeye yol açar. Oysa kayırmacılığın olmadığı bir düzende, herkes kendi emeğiyle yükselir; bu da hem ferdî, hem de toplumsal başarıyı beraberinde getirir.
Bu mesele sadece yöneticilerin değil, her bireyin sorumluluğundadır. Bir baba evladına haksız yere öncelik tanıdığında, bir yönetici tanıdığını işe aldığında veya bir çalışan hak etmeyen birine göz yumduğunda, aslında kayırmacılık zincirinin bir halkası olur. Bu zinciri kırmak ise ancak adaletli duruş ile mümkün oluyor.
Sözün özü, liyakat herhangi bir kurumun, toplumun omurgasıdır; kayırmacılık ise onu içten içe kemiren bir hastalık gibidir. Sağlam bir gelecek inşa etmek isteyen toplumlar, tercihlerini net bir şekilde liyakatten yana kullanmalıdır. Çünkü adaletin olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde ise huzur ve terakki mümkün gözükmüyor.